TESETTÜR YAZILARI - MUSTAFA İSLÂMOĞLU
Mustafa İslâmoğlu makalelerinin seçkilerinden oluşan Yazılar Serisi’nin ikinci kitabı “Tesettür Yazıları”.
Konu tasnifine tabi tutulmak suretiyle dört bölüm olarak teşekkül eden kitabın birinci bölümünde, tesettürün maksadı ve kadın; ikinci bölümünde, İslam’ın kadın tasavvuru ve kadın hakları ele alınmaktadır. Üçüncü ve dördüncü bölümler ise ağırlıklı olarak başörtüsü yasağı bağlamında yazarın değerlendirmelerini ihtiva etmektedir. Biliyoruz ki tesettür, ülkemizin ironik meselelerinden biri haline gelmiştir. O kadar ki “başörtüsü yasağı” adı altında tesettüre düşmanlıklarını ortaya koyan haddini bilmez zümre, başörtüsünün farziyyetini iptal etmek için kendilerine Kur’an ayetlerinden deliller devşirmeye, Allah’ın ayetlerini “yalancı şahit” olarak kullanmaya bile kalkışmıştır. Bu bağlamda kitabımız öncelikli olarak başörtüsünün farziyyeti konusuna açıklık getirir-devşirilmeye çalışılan delillerin hakikatlerine de ayna tutarak-… Ardından başörtüsü işinin bizzat muhataplarınca sulandırılmasında en büyük suçun, tesettürü ‘erkeği kadından koruyan bir emir’ olarak algılayan geleneğin ve geleneksel kafaların olduğuna dikkat çeker Mustafa İslamoğlu. Zira tesettürün maksadı Ahzâb Suresi’nin 59.ayetinde belirtildiği üzere birinci olarak “en yu’rafne” yani ‘tanınmak’tır. Bir başka ifadeyle kişiliği şeffaflaştırmak için bedeni örtmek, kişiliği dişiliğin önüne koymaktır. İkinci olarak da “la yu’zeyne” yani ‘eziyet görmemek, taciz edilmemek’tir. Dolayısıyla tesettür emri bizzat kadının kişiliğini korumak üzerine bina edilmiştir. “Tesettür Yazıları” tesettürsüzlüğün, her çağda farklı şekillerde ortaya çıkan ve çağımızda da “kadının adı yok!” sözleriyle kendini ele veren kadını değersizleştirme operasyonunun bir hilesi olduğuna dikkat çeker. Kadını aşağıladığı iddia edilen İslam, kadın ve erkeği birbirlerinin aynı olmayan “eş ve eşit”ler olarak görür. Yazarımızın sıkça kullandığı tabirle “zevcu’n-na’leyn: ayakkabının iki eşi” gibidirler. Kadın ve erkekten oluşan eşleri, bir çift ayakkabı örneğinde tahlil edecek olursak;”kadın mı üstün, erkek mi!” gibi bir soru anlamını yitirir. Kur’an-ı Kerim haklar ve sorumluluklar konusunda kadın ve erkek arasında en adil hakemliği yapmış ve “ne kadar sorumluluk o kadar hak, ne kadar hak o kadar sorumluluk” ilkesini ölçü olarak koymuştur. Bunun yanı sıra kadın haklarını muhafaza etmek için bir cahiliye âdeti olan “zıhar” gibi zalimce bir boşama yöntemini geçersiz saymış, ilk defa kadına mirastan pay ayırmış, kadının şahitliğini kabul ederek indiği toplumda hukuki sürecin hiçbir aşamasında yer almayan kadını, ilk defa “hukuki sürece” dâhil etmiş ve ticari aktörlerin arasına kadını da katmıştır. Hepsinin ötesinde İslam cenneti aynı zamanda bir anne olan kadının ayakları altına sermiştir. Kitap, ayrıca geleneğin ve modernitenin de kadına yaklaşımını okurlarının dikkatlerine sunmuştur. Bu bağlamda gelenek, kadınla ilgili tüm hükümleri “fitne” gerekçesine mahkûm etmiştir. Muhterem İslamoğlu’nun aktardığı Musa Carullah’ın şu sözü oldukça manidardır: “Fakat fitne nerede! Havada fitne olmaz. Güneşin ışığında, bilginin aydınlığında fitne olmaz. Olsa olsa fitne erkeklerin gözlerinde, kalplerinde yahut dillerinde bulunur. İlle de tedbir almak gerekiyorsa,(muzır) erkeklerin gözlerine nikâb, kalplerine âdâb, dillerine ceza lazım gelir.” Tabii ki bu, fitne addedilen kadının yerine erkeği atamak gibi yanlış bir amaca matuf değildir. Dikkat çekilmek istenen, sorunun kadın veya erkek sorunu değil, insan sorunu olduğunun gözden kaçırılmamasıdır. Peki, modernite ne yaptı! Önce kadınla erkeği ayrıştırıp insan hakları kategorisinin dışında bir “kadın hakları” kandırmacası ihdas etti. Sonra kadına evini zindan, tesettürü de erkeklerin tahakküm aracıymış gibi yansıttı. Kadını evinden sıyırıp önce sokaklara, sonra da tesettüründen sıyırıp bir cinsel obje haline getirerek erkeklerin ortasına bıraktı. Üstüne üstlük sömürüp metalaştırdığı kadına “8 Mart Kadınlar Günü” gibi bir rüşvet vermeyi de ihmal etmedi. Kadını değerinden koparan mantık, ona fiyat biçmekte bir beis görmedi haliyle. Bunların hepsini kadını özgürleştirmek adına yaparken bir de güzel isim buldu kendisine: feminizm… Ve nedense(!) kadını özgürleştirirken kişiliğini ön plana çıkarması gereken bu akım daha ziyade dişiliğini sergilemesini telkin etti hep! “Tesettür Yazıları” son olarak kadını değersizleştirme operasyonunun ülkemizde insanların ne giyip giymeyeceğine karışan“maço bir sistem”e dönüştüğünü kaydeder. Öyle ki “Müslüman kadının hürriyet simgesi” olan başörtüsüne, örtü düşmanlarının hukuksuz ve paranoyak saldırılarıyla “siyasal simge” yaftası giydirildiğini hepimiz bilmekteyiz. Düşmanlık o kadar ileri boyut kazanmıştır ki dağdaki silahlı militanı eve dönmeye ikna etmek için af çıkarılmış, lakin ne başörtülü öğrencilerin, ne görevden alınan öğretim üyelerinin, ne de namazı veya eşinin örtüsü yüzünden YAŞ kararıyla yargısız infaza tutulan subayların hakkı teslim edilmiştir! Hatta başörtüsüyle okumak isteyenlere “başı bağlılar okumak istiyorlarsa Arabistan’a gitsinler” diye adres bile gösterilmiştir… Saldırı sadece başörtüsüyle de kalmadı. Hızını alamayan ve sınır tanımayan yamuk zihniyet erkeklerin “haşema”sına dahi karışır oldu. Görülen o ki onlar başörtüsüne karışmakla yetinmeyecekler. Çünkü her ne kadar başörtüsü yasağıyla ön plana çıkarsa çıksın, bu düşmanlığın özünde din düşmanlığı yatmaktadır. Hem de hiçbir değer yargısına sahip olmayan bir düşmanlık! “Bizi öldürürse aşağılık kompleksi öldürür” demişti bir makalesinde İslamoğlu. Bunu bir nasihat olarak değerlendirmenin yerinde olacağını düşünüyorum. Din karşıtlarının fütursuzluklarına karşı bize düşen, sahip olduğumuz hayat tarzını şerefle savunmak olacaktır. Sözün özü: “Tesettür Yazıları”, uğruna ölünecek sözleri olan bir söz erinin,”söylemezsem ölürüm” diyerek söz emanetini yerine ulaştırma çabasının kıymettar bir meyvesidir. Rabbimiz razı olsun ve bizi de müstefid eylesin. |