KUR'AN'I KERİM MEALİ; ANLAM VE YORUM MERKEZLİ ÇEVİRİ (HAFIZ BOY)



Yazar : MUSTAFA ÖZTÜRK

Kur'an'ın temel hedefi insanoğluna Allah'ın hoşnut olacağı bir hayat yaşatmak, dolayısıyla yarın bir gün hesap vermek üzere O'nun huzuruna çıktığında helak ve hüsrana mahkum olmamasını sağlamaktır.


TADIMLIK

SUNUŞ

Kur’an-ı Kerim, yirmi iki-yirmi üç yıllık bir zaman diliminde Hz. Muhammed’e (s.a.v.) Allah tarafından vahyedilmiş bir kelamdır. Arap dilinde, “süratli ve gizli bir şekilde bildirimde bulunmak” anlamına gelen vahiy, terimsel olarak Allah’ın insanla iletişim kurmasını ifade eder. Bu iletişimde Allah bir dil-lisan aracılığıyla peygambere, dolayısıyla insanoğluna hitap eder. Fakat bu ilahî hitabın ilk planda peygambere nasıl iletildiği meçhulümüzdür. Diğer bir deyişle, Allah ile peygamber arasındaki vahiy iletişiminin nasıl gerçekleştiği son derece gizemlidir ve bu noktadaki sır perdesini kaldırmak pek mümkün gözükmemektedir. Bu yüzden denebilir ki Kur’an’ın Allah kelamı olduğu rasyonel düşünce, bilgi ve bilimin değil inancın konusudur. Diğer bir deyişle, bu konuda her şeyden önce iman ve imancılık konuşur; dolayısıyla biz Müslümanlar için Kur’an’ın ilahîliğini ispata gerek olmadığı gibi, bunu tartışmanın anlamı da yoktur.

Şeksiz şüphesiz imanımıza göre Kur’an Allah tarafından Hz. Muhammed’in (s.a.v.) kalbine/zihnine peyderpey vahyedilmiştir. Peygamber efendimiz de kendisine vahyedilen ayetleri çevresindeki insanlara şifahen tebliğ etmiştir. Bu demektir ki Kur’an aslında yazılı değil sözlü bir metindir. Ancak Kur’an bugün elimizde yazılı bir metin olarak bulunmakta ve bu keyfiyet çoğu zaman onun bilindik anlamda bir kitap olduğu yanılgısına yol açmaktadır. Oysa Kur’an, Hz. Peygamber’in kendisi, etrafındaki müminler, müşrikler, Yahudiler ve Hıristiyan topluluklardan oluşan ilk hitap çevresinde farklı zamanlarda, farklı mekânlarda, farklı olaylar ve muhataplarla ilgili olarak peyderpey vahyedilmiştir.

Şu halde, Hz. Peygamber’in vefatından sonra iki kapak arasında toplanarak Mushaf haline getirilen Kur’an masa başında yazılmış bir kitap gibi algılanmamalı, bilhassa muhtelif konularla ilgili ayet gruplarını içeren Bakara, Nisâ, Mâide gibi geniş kapsamlı surelerde tematik bütünlük yahut ayetler ve/veya pasajlar arasında sarih anlam ilişkisi aranmamalıdır. Kur’an’ın farklı zamanlar, farklı mekânlar ve farklı olaylar üzerine canlı bir diyalog zemininde indirildiği dikkate alındığında ayetler arasında anlam kopukluluğu, tekrar ve hatta çelişki gibi gözüken hususların aslında Kur’an’ı bilindik anlamda bir kitap gibi algılama hatasından kaynaklandığı kendiliğinden anlaşılmış olacaktır. Bu noktada denebilir ki Kur’an’ı sağlıklı biçimde anlamanın en temel koşullarından biri ve belki de birincisi, vahyin nazil olduğu tarihsel süreci ve ilk hitap çevresini dikkate almaktır. Keza sağlıklı bir Kur’an çevirisinin imkânı da öncelikle bu olguyu dikkate almaya bağlıdır.

Bununla birlikte, Kur’an’ı hiçbir anlam kaybına ve estetik ziyana uğratmadan Arapçadan başka bir dile tercüme imkânı yoktur. Daha açıkçası, Kur’an’ı harfi harfine tercüme etmek imkânsızdır. Çünkü bu tür tercüme bir dildeki metni başka bir dilde aynıyla üretme iddiası taşır. Bu iddiayı realize etmek, Kur’an gibi son derece edebî bir metin şöyle dursun, sıradan metinler için bile söz konusu değildir. Kaldı ki Kur’an sözlü bir metindir; dolayısıyla sözlü metinde ya da şifahi bir hitaptaki jest, mimik, tonlama gibi birçok hususiyeti yazı diline aktarmak pek mümkün değildir. Bu sebeple, Kur’an metnini başka bir dile çevirmenin ancak meal düzeyinde mümkün olduğu söylenebilir. Meal ise bir metindeki anlamın kusurlu ve küsurlu olarak eksik aktarımı demektir. Meal aynı zamanda bir tür yorumdur. Dolayısıyla her Kur’an meali de belli ölçüde yorum katkılı bir çeviridir. Zira Kur’an’daki yüzlerce ve hatta binlerce ibare gramatik olarak iki veya daha fazla sayıda farklı mana takdirine açıktır. Ayrıca birçok ayetteki kimi kelime, terkip ve tabirlere kesin bir anlam takdirinde bulunmak neredeyse imkânsızdır. Mesela, 89/ Fecr 3. ayette geçen şef‘-vetr kelimeleriyle ne kastedildiğine dair tam yirmi farklı görüş bildirilmiştir [Bkz. Ebû’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-Mesîr, Beyrut 1987, IX. 104]. Kur’an’da onlarca farklı anlam takdirine konu olan daha birçok kelime ve tabir mevcuttur. Takdir edileceği üzere, herhangi bir kelimenin içerdiği muhtelif manalardan birini tercih etmek düpedüz bir yorumdur. Dolayısıyla her meal aslında bir tefsir ya da yorumdur.

Bununla birlikte, sözgelişi Kur’an’da sıkça zikri geçen “hak” kelimesini mütedavil Kur’an çevirilerinin birçoğunda olduğu gibi “hak” şeklinde aktarmak ise ne tercümedir ne de mealdir. Çünkü söz konusu kelime çeşitli ayetlerde Allah, İslam, adalet, tevhid, doğruluk vb. on sekiz farklı manada kullanılmıştır [Bkz. Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, Nüzhetü’l-A‘yüni’n-Nevâzır, Beyrut 1985, s. 265-269]. Şu halde meal, “hak” kelimesinin hangi ayette hangi manada kullanıldığını belirtmek olmalıdır. Kuşkusuz bu bir yorumdur. Haliyle, yorumdan arındırılmış bir Kur’an çevirisi, daha önce de belirttiğimiz gibi pek mümkün değildir. Kaldı ki bugün meal diye isimlendirilen ama aslında harfi harfine tercüme çabasının ürünü olan onlarca Kur’an mealinde birçok ayete takdirî manalar verilmiştir. Sözgelişi, “Şayet kendisiyle dağların yürütüldüğü veya yeryüzünün paramparça edildiği yahut ölülerin diriltildiği bir Kur’an olsaydı” [13/Ra‘d 31] anlamındaki şart cümlesine, ayette hiçbir lafzî karşılığı bulunmamasına rağmen mevcut meallerin hemen hepsinde, “o Kur’an da yine bu Kur’an olurdu” veya “kâfirler yine de iman etmezlerdi” gibi cevap cümleleri takdir edilmiştir. Mütedavil meallerde bunun gibi daha yüzlerce yorum örneğine rastlamak mümkündür.

Sözün özü, bize göre yorumdan arındırılmış bir Kur’an çevirisi imkân dâhilinde değildir. Bu yüzdendir ki meal çalışmamızda Kur’an’da “ne dendiği”nden (lafız ve mantûk) ziyade “ne denmek istendiği”ni (mana ve mefhum) aktarmaya çalıştık. Dolayısıyla kaynak metinden ziyade amaç metne yönelen işlevselci çeviri kuramından hareketle anlam merkezli tercüme (tefsirî tercüme) tekniğini esas aldık. Ancak bu noktada kişisel kanaatimize veya modern zamanlarda yaygın ve yerleşik kabul gören anlayışlara itibar etmek yerine Kur’an’ın vahyedildiği döneme oldukça yakın zamanlara tanıklık eden müfessirlerin görüşlerine mutlak önem ve öncelik atfettik. Rivayet malzemesinin kimi zaman karışık, çelişkili ve hatta anakronik bilgiler içermesinden dolayı vahyin nazil olduğu süreçleri, Mekkî-Medenî gibi dönemsel özellikleri göz önünde bulundurduk.

Anlam takdirinde İslam’ın ilk asırlarında ortaya konan görüş ve yorumlara özel bir önem ve öncelik atfetmemiz aynı zamanda Kur’an’ı konuşmadığı konularda konuşturmanın düpedüz bir tahrif olduğu inancımızdan kaynaklanmaktadır. İşte tam bu noktada Kur’an’ın, dolayısıyla bu mealin okuyuculara teknoloji, finans sektörü, enflasyon, sibernetik, nükleer enerji vb. konular ile demokrasi, laiklik gibi meselelere dair herhangi bir şey söylemediğini belirtmek durumundayız. Hâl böyleyken çağdaş dönemdeki popüler Kur’an araştırmalarının hatırı sayılır bir kısmında ilahî kelamın birçok bilimsel bilgi ve buluşa doğrudan veya dolaylı atıfta bulunduğu tezi savunulmaktadır. Bu bilimselci tefsir tezi her ne kadar Kur’an’ın tüm zamanlara meydan okuyan en büyük mucize olduğunu cümle âleme göstermek gibi bir iyi niyete mebni olsa da kesinlikle yanlış ve yanıltıcıdır. Doğrusu şu ki Kur’an’ın bilimle alıp veremediği yoktur; ama bilimsel bilgi vermek gibi bir gayesi de yoktur. Kur’an, birçok ayette de açıkça belirtildiği gibi insanoğluna bir öğüt, bir uyarıdır. Muttakiler, yani Allah’a karşı saygıda kusur etmekten korkan, O’na itaatsizlikten sakınan herkes için bir hayat rehberidir. Kısacası Kur’an, iman ve ahlak temelinde evrensel ve tarih-üstü bir mesajdır. Burada sözü edilen ahlak “salih amel” diye de ifade edilebilir. Kur’an’da çok önemli bir yer tutan “salih amel” kavramı ise mümin bir kişinin, imanının gerektirdiği davranışlar sergilemesi ya da imanına yaraşır güzellikte işler yapmasıdır. Bu da kelimenin tam anlamıyla kulluk/ ibadet demektir. İbadet ise hayatın tümünü kapsayan bir muhtevaya sahiptir. Diğer bir deyişle, mümin insanın Allah’a karşı sorumluluk bilinci içerisinde gerçekleştirdiği her faaliyet, söylediği her söz bir ibadettir. Dolayısıyla namaz, oruç, hac, zekât gibi bilindik ibadetler, müslümanlığın yani Allah’a teslimiyetin sadece bir kısmı ama aynı zamanda olmazsa olmazlarıdır.

Kur’an’ın temel hedefi insanoğluna Allah’ın hoşnut olacağı bir hayat yaşatmak, dolayısıyla yarın bir gün hesap vermek üzere O’nun huzuruna çıktığında helak ve hüsrana mahkûm olmamasını sağlamaktır. İnsanoğlunu var eden, ona sayısız nimet lütfeden kuşkusuz Allah’tır. Bu yüzden, insanın Allah’a çok büyük bir şükran borcu vardır ve bu borcunu iman ve itaat üzere ödemek durumundadır. İşte Kur’an’ın en temel mesajı budur. Şu halde, böyle bir ilahî mesajın ne bilimsel bilgi vermek, ne tarihte olup bitenleri bir tarihçi titizliğiyle aktarmak, ne de tarihin tüm uğraklarında aynı şekilde uygulanabilecek nitelikte spesifik hukuk kodları sunmak gibi bir amacı olabilir. Aslında Kur’an’ın tabiata, tarihe, hukuka ve sair konulara dair tüm atıfları sırf Allah’a teslimiyet ve kulluk temelinde iman ve güzel ahlak sahibi insanlar olmamız, dolayısıyla dünyada salaha, ahirette felaha kavuşmamız gerektiğiyle ilgilidir.

Kur’an’ın inanç ve ahlakla ilgili tüm mesajları evrensel ve tarih-üstüdür; ancak bu mesajların sunulduğu kalıplar, zarflar ve şartlar yerel ve tarihseldir. Örneğin, başta Allah’a karşı nankörlük olmak üzere kibir, zulüm, adaletsizlik, dünya malına aşırı düşkünlük ve dünyevileşme gibi hususlar insanoğlunun tarih boyunca farklı şekillerde tezahür eden en ciddi ahlak sorunlarıdır. Nitekim Kur’an da bütün bu sorunlara birçok ayette işaret etmekte, ancak ilgili ayetlerdeki tarih-üstü mesajlarını tarihin belli bir döneminde yaşanmış olaylar üzerinden vermektedir. Dolayısıyla Kur’an, ilk hitap çevresine –tabir caizse– “Kızım sana söylüyorum” derken, sonraki kuşaklara da “Gelinim sen anla” demektedir. Bununla birlikte, Kur’an’da sırf ilk hitap çevresiyle ilgili olan, dolayısıyla günümüzde herhangi bir karşılığı bulunmayan bazı konular da mevcuttur. Mesela, kimi ayetlerde Kur’an’ın vahyedildiği dönemdeki Arap toplumuna özgü îlâ, liân ve zıhar gibi birtakım geleneklerden bahsedilmektedir [Bkz. 2/Bakara 227-228, 24/Nûr 6-9, 58/Mücâdile 2-4]. Kimi ayetlerde ise kölelikten, cariyelikten, çok eşlilikten, kadının kocası tarafından tedip maksadıyla dövülebileceğinden söz edilmektedir.

Bu tür konularla ilgili ayetlerdeki muhtevayı evrensel ve tarih-üstü mesajlar şeklinde telakki etmek pek isabetli olmasa gerektir. Bizce, anılan konularla ilgili ayetleri kendi tarihinde okumak, dolayısıyla Kur’an’ın vahyedildiği dönemdeki topluma özgü örf, âdet ve uygulamalara ilişkin yerel ve tarihsel atıflar olarak değerlendirmek daha isabetli bir yaklaşımdır. Sırası gelmişken şunu da belirtelim ki günümüzdeki bazı hâkim değer yargılarından -ki bugünün hâkim değer yargıları ya da çağdaş paradigmalar sabit ve/veya ideal olanın kendisi değildir ve zaman içerisinde şu veya bu şekilde değişip dönüşmesi mukadderdir- hareketle Kur’an’da kölelikten, cariyelikten, çok eşlilikten söz edilmesini kimi zaman irtica kavramına atfen eleştiri konusu yapmak hem anlayışsızlık hem de saygısızlıktır. Her şeyden önce şunu bilmek gerekir ki kimi ayetlere konu teşkil eden kölelikcariyelik, çok eşlilik gibi hususlar Kur’an tarafından ihdas edilmiş değildir. Tam tersine bunların hepsi Kur’an’ın Hz. Peygamber’e vahyedilmesinden önce Arap toplumunda mevcuttur. Haliyle, Kur’an da bütün bu konulara bir realite olmasından dolayı yeri geldikçe değinmiştir. Ancak Kur’an’ın bütün bu konular hakkında söyledikleri romantik, ütopik değil gerçekçidir. Dolayısıyla söz konusu meselelerle ilgili ayetlerdeki içeriği dinî-ahlaki çerçevede ideal ve evrensel bir mesajın dile getirilmesi şeklinde telakki etmek yerine olgusal çerçevede birtakım sorunlara o devirdeki toplumsal ve tarihsel şartları da dikkate alan çözümler getirilmesi şeklinde değerlendirmek gerekir. Diğer bir deyişle, ilgili ayetleri Kur’an’ın nazil olduğu dönemdeki verili durum çerçevesinde anlamak, bunu anlayıp kavrarken de ilk hitap çevresindeki toplumun zihin, kavram ve kültür dünyasıyla mümkün mertebe duygudaşlık kurmaya çalışmak gerekir.

Esasen Kur’an’da bazı konulara olgusal ve/veya verili durum bağlamında atıfta bulunulmuş olduğu gerçeği birçok ayetten de açıkça anlaşılmaktadır. Mesela Kur’an’ın nazil olduğu dönemde Hz. Peygamber’e savaş ve her türlü saldırının geleneksel olarak yasak sayıldığı aylarda [haram aylarda] savaşmanın hükmünü sormuşlar, Allah cevap vermiştir. Ayın niçin kimi zaman bir ip gibi incecik kimi zaman da yusyuvarlak biçimde görüldüğünü sormuşlar, Allah cevap vermiştir. Bu tür sorular ve cevaplarla ilgili ayetlerin tarihsel bir hüviyete sahip olduğu açıktır. Tam bu noktada denebilir ki Kur’an’daki tüm ayetler Allah’ın kelamı olmakla birlikte her ayet aksiyolojik düzeyde ya da mesaj ve anlam yükü itibarıyla eşit değerde değildir. Sözgelişi, Mekkeli müşriklerin putperestliğe özgü birtakım batıl inanç ve uygulamalarından söz eden 6/En’âm 136-139. ayetlerdeki muhteva ile Fatiha suresindeki veya “Ayetü’l-Kürsî” diye bilinen 2/Bakara 255. ayetteki muhteva ve mesaj aynı değerde olmasa gerektir. Nitekim bu husus klasik dönem İslam âlimlerince de kabul edilmiş ve bilindiği üzere sahabiler bazı ayet ve surelerin faziletleri hakkında Hz. Peygamber’den çeşitli hadisler nakletmişlerdir.

Tarihsellik ve yerellik olgusu Kur’an’ın metin yapısı için de söz konusudur. Şöyle ki Kur’an, birçok ayette de ifade edildiği üzere Arap diliyle vahyedilmiştir. Dil canlı bir organizma gibidir, zaman içerisinde değişip dönüşür. Bu itibarla, Kur’an’daki dil on beş asır önceki Arapların kullandığı dildir. Dolayısıyla Kur’an metni o dönemdeki Arap dili ve edebiyatına ait özellikler taşımaktadır. Kur’an metninin çok büyük bir edebî değeri haiz olduğu müsellemdir, ancak söz konusu dönemin Arap dili ve edebiyatına özgü hemen bütün hususiyetleri yansıttığı da bir gerçektir. Sözgelişi, birçok sureye gece, gündüz, güneş, ay vb. birçok farklı varlığa yeminle başlanması aslında Kur’an’ın nazil olduğu dönemdeki Araplarca yaygın biçimde kullanılan bir üslup tarzını yansıtmaktadır. Keza, ayetlerin son kelimelerindeki seci (nesir kafiyesi) de dönemin Arap dilinde mevcut olan bir hususiyettir.

Seci aslında manaya pek katkısı olmayan, daha çok metnin lafzî yapısını estetize eden bir unsurdur. Mesela, 43/Zuhruf 33-34. ayetlerin sonunda ve-meârice ‘aleyhâ yezharûn (üzerine çıktıkları merdivenler), ve-süruran ‘aleyhâ yettekiûn (üzerine kuruldukları koltuklar) şeklinde iki ibare yer almaktadır. Aslında bu ibarelerin ilgili ayetlerdeki mana ve mesaja bir katkısı yoktur. Çünkü merdiven zaten üzerine çıkmak ya da basmak, koltuk da üzerine kurulup oturmak içindir. Şu halde, mezkûr ayetlerdeki yezharûn ve yettekiûn ibareleri fasılaya riayet ya da önceki ve sonraki ayetlerin son kelimeleriyle ses uyumu (seci) sağlamak için zikredilmiş olmalıdır. Ne var ki bu ibareler çeviriye yansıtıldığında Türkçe açısından anlatım bozukluğuna yol açmaktadır. Fakat gerek kaynak dil ve orijinal metne sadakat, gerekse “Kimi ayetler eksik tercüme edilmiş” şeklindeki muhtemel bir eleştirinin önünü almak gibi saikler anılan özellikteki ibarelerin çeviriye yansıtılmasını bir bakıma kaçınılmaz kılmaktadır.

Kur’an hakkındaki bu genel mülahazalardan sonra mealimizin belli başlı özellikleri hakkında bilgi vermeye geçebiliriz. Öncelikle şunu belirtelim ki bu meali okuyanlar, kimi ayetlerin çevirisinde “ezber bozucu” denebilecek türden birçok anlam ve yorumla karşılaşacaktır. Ancak altını çizerek belirtmek isteriz ki “ezber bozucu” nitelikteki anlam takdirlerimizin tümü klasik tefsir geleneğinden tedarik edilmiştir. Daha açıkçası, bu mealde klasik tefsir literatüründe karşılığı olmayan hiçbir anlam ve yorum mevcut değildir!

Diğer taraftan şunu da belirtmeliyiz ki burada söz konusu olan ezber bozma, büyük ölçüde birbirlerinden iktibas edilen, dolayısıyla zihnimizde sabit ve standart anlamlar oluşturan meallere öteden beri aşinalık ve alışkanlık kesbetmiş olmamızla ilgili bir durumdur. Kabul etmek gerekir ki bugün elde dolaşan meallerin önemli bir kısmı Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın Hak Dini Kur’an Dili adlı tefsirinin meal kısmından ve bilhassa Hasan Basri Çantay’ın Kur’ân-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm adlı mealinden istifadeyle hazırlanmıştır. Merhum Çantay ise mealini büyük ölçüde Beyzâvî’nin (ö. 685/1286) Envâru’t-Tenzîl, Nesefî’nin (ö. 710/1300) Medârikü’t-Tenzîl, Hâzin’in (ö. 741/1340) Lübâbü’t-Te’vîl ve Celâleddîn el-Mahallî (ö. 864/1460) ile Celâleddîn es-Suyûtî’nin (ö. 911/1505) Tefsîru’l-Celâleyn diye bilinen tefsirlerindeki yorumlardan istifadeyle hazırlamıştır. Oysa anılan tefsirlerin tümü Kur’an’daki birçok kelime ve kavrama mezhebî-siyasi anlamlar yükleme sürecinin çoktan kemale erdiği dönemlerin ürünüdür. Üstelik bu tefsirler özellikle kelamî ve fıkhi tartışmalara mesnet gösterilen ayetlerin tümünde Sünni yorumun mutlak isabetli olduğu fikrini telkin ve teyit eden bir dil dizgesine sahiptir. Ehl-i Sünnet’in genellikle itidal çizgisini temsil eden bir mezhep olduğunu teslim etmekle birlikte Mutezile ve Şia gibi diğer mezheplerin her konuda yanlış düşündükleri de iddia edilemez. Bu sebeple, meal çalışmamızda kullandığımız tefsir kaynaklarında belli bir mezhebe aidiyet kaygısı taşımadık. Bilakis mezheplerin oluşumundan önceki dönemlere ait görüş ve yorumların daha sağlıklı olduğu düşüncesinden hareketle özellikle Mukâtil b. Süleymân’ın (ö. 150/767) Tefsîru Mukâtil (nşr. Şehhâte, Beyrut 2002) ile Ebû Ca’fer Muhammed b. Cerîr etTaberî’nin (ö. 310/923) Câmiu’l-Beyân (Beyrut 1999) adlı tefsirlerindeki sahabe ve tabiûn müfessirlerine ait yorumlardan çokça istifade ettik. Bunun yanı sıra filolog müfessir Ferrâ’nın (ö. 207/822) Me‘âni’l-Kur’ân (Beyrut 1955), Zemahşerî’nin (ö. 538/1143) el-Keşşâf an Hakâiki’t-Tenzîl (Beyrut 1977) ve Ebû Hayyân el-Endelüsî’nin (ö. 745/1344) el-Bahru’l-Muhît (Beyrut 2005) isimli tefsirlerinden yararlandık. Ayrıca İmam el-Mâtüridî’nin (ö. 333/944) Te’vîlâtü Ehli’s-Sünne (Beyrut 2005), İbn Atıyye’nin (ö. 541/1147) el-Muharrerü’l-Vecîz (Beyrut 2001), Ebü’l-Hasen el-Vâhidî’nin (ö. 468/1076) el-Vasît (Beyrut 1994), Ebû Ali et-Tabersî’nin (ö. 548/1153) Mecmau’lBeyân (Beyrut 1997), Fahreddîn er-Râzî’nin (ö. 606/1210) Mefâtîhu’l-Ğayb (Beyrut 2004) ve Kurtubî’nin (ö. 671/1273) el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’ân (Beyrut 1988) adlı tefsirlerine de sıkça müracaat ettik.

Sahabe ve tâbiûn müfessirlerine ait yorumları kısa ve derli toplu biçimde muhtevi eserler olmasından dolayı Ebü’l-Hasen el-Mâverdî’nin (ö. 450/1058) en-Nüket ve’l-Uyûn (Beyrut 2007) ve Ebû’l-Ferec İbnü’l-Cevzî’nin (ö. 597/1201) Zâdü’l-Mesîr (Beyrut 1987) adlı tefsirlerini de sürekli elimizin altında bulundurduk. Öte yandan, farklı bağlamlarda farklı manalarda kullanılan hüdâ, hak, salât vb. birçok kelimeye anlam takdirinde bulunurken Râğıb el-İsfahânî’nin (ö. 502/1108) el-Müfredât fî Garîbi’l-Kur’ân (İstanbul 1988), İbnü’l-Cevzî’nin Nüzhetü’l-A‘yüni’n-Nevâzır (Beyrut 1985), Semîn el-Halebî’nin (ö. 756/1355) ‘Umdetü’l-Huffâz (Beyrut 1993) ve Fîrûzâbâdî’nin (ö. 817/1415) Besâiru Zevi’t-Temyîz (Beyrut trs.) adlı eserlerinden faydalandık.

Bütün bunların yanı sıra son dönemde telif edilen tefsirlerden Muhammed Abduh ve Reşîd Rızâ’nın Tefsiru’l-Kur’âni’l-Hakîm/Tefsîru’l-Menâr’ı (Beyrut 1999), Muhammed Tâhir b. Âşûr’un et-Tahrîr ve’t-Tenvîr’i (Tunus, trs.), Elmalılı M. Hamdi Yazır’ın Hak Dini Kur’an Dili-Yeni Meâlli Türkçe Tefsir’i (İstanbul 1935) ve bir komisyon tarafından telif edilen Kur’an Yolu (Ankara 2003) gibi eserlere de zaman zaman müracaat ettik. Bütün bu kaynaklara rağmen 2/Bakara 102, 5/Mâide 106107, 15/Hicr 90-91, 32/Secde 5, 53/Necm 5-18, 72/Cin 1-19, 77/Mürselât 1-6, 79/Nâzi’ât 1-5 ve 98/Beyyine 1 vb. birçok ayete anlam takdirinde gerçekten çok zorlandık, çok yorulduk. Ancak bu durumu yadırgamamak gerekir; çünkü bazı ayetlerde kastedilen anlamı vuzuha kavuşturmak, Vâhidî’nin 98/Beyyine 1. ayetin tefsirinde, İbn Atıyye’nin 5/Mâide 106-107. ayetlerin tefsirinde belirttikleri gibi büyük âlimler için de çok zor bir iş olarak görülmüştür (Bkz. Vâhidî, el-Vasît, IV. 539; İbn Atıyye, el-Muharrerü’l-Vecîz, II. 250).

Meal çalışmamızda Prof. Dr. Suat Yıldırım’ın Kur’ân-ı Hakîm’in Açıklamalı Meali (İstanbul 2004), Abdulkadir Şener-M. Cemal Sofuoğlu-Mustafa Yıldırım’ın Yüce Kur’an ve Açıklamalı-Yorumlu Meâli (İzmir 2009), Ömer Rıza Doğrul’un (ö. 1952) Tanrı Buyruğu (İstanbul 1955) ve Muhammed Esed’in (ö. 1992) Kur’an Mesajı: Meal-Tefsir (İstanbul 1996) adlı eseri ile Esed’in temel kaynaklarından biri olan ve fakat kendisi tarafından zikredilmeyen Mevlana Muhammed Ali’nin (ö. 1951) The Holy Qur’an with English Translation and Commentary (Lahor 1935) adlı mealtefsirinden de faydalandığımızı belirtmeliyiz. Bu bağlamda değerli hocamız Suat Yıldırım’a ait mealin Kur’an’daki birçok terkip ve tabirin günümüz Türkçesindeki karşılıklarını ifade bakımından gayet başarılı bir çalışma olduğunu belirtmemiz gerekir. Yine değerli hocalarımız Abdulkadir Şener-M. Cemal Sofuoğlu ve Mustafa Yıldırım’ın Yüce Kur’an ve Açıklamalı-Yorumlu Meâli’nin dil ve üslup güzelliğinin yanı sıra bilhassa siyak-sibak bütünlüğünü yansıtan anlam takdirlerindeki isabetlilik yönünden mütedavil mealler arasında özel bir yere sahip olduğu bilinmelidir. Bu vesileyle çalışmamızın gözden geçirilmiş ve kimi zaman uzun sayılabilecek açıklama notlarıyla zenginleştirilmiş bu ikinci baskısında, zikri geçen Kur’an mealleri arasında bilhassa Şener, Sofuoğlu ve Mustafa Yıldırım tarafından hazırlanan mealin güzel Türkçesinden çokça faydalandığımızı ilmî ve ahlâkî sorumluluk mucibince belirtmeliyiz. Mealde nelere dikkat ettiğimiz, çeviride nasıl bir yöntem izlediğimiz meselesine gelince, bu konuda şunları zikredebiliriz:

• Bu mealin kendine özgü hususiyetlerinden biri ve belki de birincisi, yediden yetmişe hemen herkesin gayet kolay bir şekilde okuyup anlayabileceği bir dil ve üsluba sahip olmasıdır. Bu bağlamda, mevcut Kur’an meallerinin pek çoğunun harfi harfine tercüme gayretiyle hazırlanmış olmasından dolayı oldukça bozuk bir Türkçeye sahip olduklarını, dolayısıyla Kur’an’ı ister istemez sıkıcı bir metin haline getirdiklerini belirtmemiz gerekir. Oysa Kur’an’da kuru, zevksiz, duygusuz ve didaktik bir dil değil, çoğu zaman lirik ve özellikle kıssalarda epik bir dil ve üslup hâkimdir. Bu çarpıcı dili meale yansıtmaya çalışmak son derece önemlidir.

• İşte bu düşünce uyarınca mealde kullandığımız dil ve üslupta Kur’an’ın özellikle şifahi bir hitap olmasıyla ilgili hususiyetleri mümkün mertebe dikkate aldık. Bu bağlamda birçok ayetteki ifadeleri devrik cümle kalıplarıyla çevirirken, birçok ayetteki vurguları da üç nokta, ünlem, parantez arası ünlem gibi noktalama işaretleriyle belirttik. Ayrıca tevbih, taaccüp, istifham-ı inkâri vb. ifade kalıplarını da “Ya!”, “Demek... ha!”, “Öyle mi?!”, “Belli ki...” gibi farklı şekillerde karşıladık. • Mealdeki dilin tercüme kokmamasına azami gayret gösterdik. Bu hassasiyetin ve aynı zamanda ayetleri daha anlaşılır kılma gayretinin bir sonucu olarak lafız değil anlam merkezli çeviriyi esas aldık. Dolayısıyla birçok ayete serbest tercüme çerçevesinde mana verdik. Bu çerçevede, 2/Bakara 16, 36/Yâsîn 67 ve diğer birçok ayetin mealinde de görüleceği üzere pek çok ayette ne denildiğinden (mantûk) ziyade ne denilmek istendiğini (mefhûm) aktarmaya çalıştık ve bunu yaparken de bilhassa erken dönem müfessirlerin yorumlarını dikkate aldık.

• Birçok ayetin çevirisinde kimi zaman nüzul sebebiyle, kimi zaman da mananın tavzihiyle ilgili açıklama notlarına yer verdik ve bir kısmı “yani” kelimesiyle başlayan bu notları köşeli ayraç içinde kaydettik. Bununla birlikte lafızda zikredilmeksizin anlaşılan manaları ayraçsız olarak kaydettik. Sonuçta birçok ayette köşeli ayraç içinde açıklama notlarına yer vermiş olmakla birlikte kimi açıklama notlarını ayraçlı veya ayraçsız olarak kaydetme konusundaki tereddüdümüz yüzünden bu hususta maalesef bir standart oluşturamadık. Bunu bir eksiklik olarak kabul ettiğimizi ve dolayısıyla bu yöndeki muhtemel eleştirileri sineye çekmemiz gerektiğini açık yüreklilikle belirtmek isteriz.

• Bu noktada özellikle belirtmek gerekir ki klasik tefsirlere kayıtsız kalarak meal hazırlamak mümkün olmadığı gibi hiçbir açıklama notu içermeyen bir Kur’an çevirisini meal diye nitelemek de pek isabetli değildir. Kaldı ki yorumdan, açıklama notlarından arındırılmış bir mealin Kur’an’daki birçok ayeti -tabir caizse- bilmeceye dönüştürmesi mukadderdir ve nitekim bugün elde dolaşan birçok meal de bu gerçeği teyit etmektedir. Ayrıca, açıklama notları içermeyen bir mealin okuyucuyu çok kere istifhamlara boğacağı da müsellemdir. Mesela, 2/Bakara 158. ayetin ilk kısmı yalın şekilde şöyle çevrilebilir: Şüphesiz Safâ ile Merve Allah’ın işaretlerindendir. Böylece kim Evi hacceder veya umre yaparsa, bu ikisini tavaf etmesinde kendisi için bir sakınca yoktur.

Bu çeviriyi okuyan kimsenin, “Allah’ın nişanelerinden ve/veya işaretlerinden olduğu bizzat Allah tarafından bildirilen Safa ile Merve’yi Hac veya umre esnasında ziyaret etmek sevap olması gerekirken niçin ayette ‘sakınca veya günah yoktur’ denilmiştir?” diye sorması kuvvetle muhtemeldir. İşte böyle bir soruyu bertaraf etmek için ayeti açıklama notlarıyla birlikte şöyle çevirmek gerekir: [Ey Müminler!] Safa ve Merve [adlı iki tepe her ne kadar İslam öncesi dönemlerde İsaf ve Naile adlı putların bulunduğu mekânlar olsa da] Allah'ın değer atfettiği birer nişane, birer semboldür. Bu yüzden, hac veya umre yapan kişinin bu iki tepe arasında sa’y etmesinde [ibadet maksadıyla hızlıca gidip gelmesinde] sakınca yoktur.

• Ayetlerde çoğu zaman zamirler, ism-i mevsuller ve ism-i işaretlerle müphem şekilde belirtilen kişi, yer ve nesne isimlerini çoğu zaman tasrih ederek aktardık. Sözgelimi, hüm zamirini “onlar” şeklinde çevirmek yerine, “o müşrikler” veya “o kâfirler” şeklinde tercüme ettik. Bu bağlamda birçok ayetin başına da ayraçlı olarak, “Ey Peygamber!”, “Ey Müminler!”, “Ey Müşrikler!” gibi hitaplar ekledik ve böylece ayetin kimlere yönelik olduğu noktasındaki müphemliği gidermek istedik. Gerçi Allah Kur’an’da kâfirlere, “Ey Kâfirler!” veya “Ey Müşrikler!” şeklinde bir hitap (müvâcehe hitabı) yöneltmemiş, sadece 109/Kâfirûn 1. ayette böyle bir hitapta bulunmuş, ancak bu hitabına “Kul” (De ki) lafzıyla başlamak suretiyle Hz. Peygamber’i aracı kılmıştır. 66/Tahrîm 7. ayetteki doğrudan hitap ise kıyamet-ahiret ahvali bağlamında zikrolunmuştur. Evet, Allah Kur’an’da kâfirler ve müşriklere doğrudan hitapta bulunmamıştır; çünkü bu hitap tarzı değer verme (teşrif) manası taşır. Biz bu inceliğin farkında olmakla birlikte, ilgili ayetlerin kime ve/veya kimlere yönelik olduğunu tasrih etmek amacıyla, “Ey Müşrikler/Kâfirler!” şeklinde hitaplara yer verdik. Bu konuda da yine klasik tefsirlerdeki rivayet malzemesinden istifade ettik.

• Kur’an’daki “Ehl-i Kitap” tabiri çoğu zaman sadece Yahudilere, kimi zaman da sadece Hıristiyanlara işaret ettiği için bu tabirin medlulünü siyak-sibakı ve ilgili ayetin muhtevasını dikkate alarak yerine göre “Yahudiler”, yerine göre de “Hıristiyanlar” şeklinde belirledik. Böylece sırf Yahudiler veya sırf Hıristiyanlarla ilgili bir konudan söz edildiği sarih olan bir ayetin okuyucunun zihninde her iki dinî topluluğa yönelik bir muhteva taşıdığı fikri oluşmasın istedik.

• Bu vesileyle belirtmek gerekir ki Kur’an’ın Ehl-i Kitap’la ilgili beyanları tüm Yahudiler ve Hıristiyanlara yönelik sanılmamalı, dolayısıyla bu konuda genellemeler yapılmamalıdır. Nitekim 3/Âl-i İmrân 133. ayette de Ehl-i Kitab’ın tümüyle aynı kategoride değerlendirilemeyeceği açıkça belirtilmiştir. Genellemeden kaçınmak gerektiği hususu Kur’an’ın ümmîlere, yani nüzul dönemindeki Araplara yönelik beyanları için de geçerlidir. Sözgelimi kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesinden söz eden ayetler, vahyin nazil olduğu dönemdeki tüm Araplara teşmil edilebilecek bir cinayet değildir. Hatta Kur’an’ın kıyamet ve ahiret gününü inkâr edenlere yönelik ifadelerini de genelleme yoluyla anlamak problemlidir. Zira güvenilir bir ravi ve ensab âlimi olarak tanınan İbn Habîb’in (ö. 245/860) verdiği bilgilere göre cahiliye döneminde Arapların birçoğu ölümden sonra dirilişe inanmaktaydı. Keza hesap ve ceza günü inancı da mevcuttu. Mesela cahiliye devri şairlerinden Ahnes b. Şihâb et-Temîmî bir şiirinde, “Biliyorum ki Allah hesap günü kulunu en güzel ameline göre mükâfatlandıracak” (vealimtü ennellâhe câze abdehû yevme’l-hisâbi bi’ehsani’l-a’mâl) ifadelerine yer vermiştir. Cahiliye şairlerine ait divanlarda ve İslam öncesi Arap tarihiyle ilgili temel kaynaklarda buna benzer birçok bilgiye rastlamak mümkündür. Dahası, İslam öncesi dönemin Arap toplumunda gusül abdestinden cenaze namazına, hac ve umreden Arafat’ta vakfe ve şeytan taşlamaya, hırsızlık suçunu el kesmeyle, hirâbe (eşkıyalık) suçunu idamla cezalandırmaktan üç talaka varıncaya değin, Kur’an’da ve İslam şeriatındaki hemen bütün hükümlerin mevcut olduğu bilinmektedir (Bkz. Ebû Câ’fer Muhammed b. Habîb, el-Muhabber, Beyrut trs., s. 309-328). Bu sebeple, İslam öncesi dönemin büsbütün bir karanlık çağ olduğuna ilişkin söylem, oldukça romantik ve aynı zamanda ideolojiktir. Böyle bir söylemin genel kabul görmesi ise bir yönüyle temel kaynaklardaki bu bilgilerden haberdar olmamaya, diğer yönüyle de İslam’ın ne kadar yüce olduğunu anlatmak için cahiliye dönemini alabildiğine karanlık bir çağ olarak tasvir etmek gerektiği düşüncesine dayanmaktadır.

• Kur’an’ın özellikle ahkâm konusunda “ibtidâen şer’ isbatı” ya da yeni hüküm icadı denebilecek türden hemen hiçbir hüküm içermediği, bilakis gerek cahiliye devrindeki Hanif geleneğinden gerek Musa şeriatından tevarüs edilen hükümlerin birçoğunu ibka, bir kısmını ıslah, diğer bir kısmını da ilga ve iptal ettiği inkâr edilemez bir gerçektir. Aynı keyfiyet ibadetler konusunda da geçerlidir. Bununla birlikte Kur’an bilhassa ibadetlerin Allah’a özgü kılınması gerektiğini bildirmektedir. Nitekim 2/Bakara 196. ayetteki ve-etimmû’l-hacce ve’l-umrete lillâh ifadesi de hac ve umrenin bu ayetle birlikte ibadet hüviyeti kazandığını değil, cahiliye döneminde şirk unsurlarıyla özünden saptırılan bu ibadetlerin tevhid inancı doğrultusunda ve dolayısıyla yalnız Allah’ın belirlediği ölçüler dâhilinde ifa edilmesi gerektiğini belirtir (Bu konuda geniş bilgi için bkz. Ebû İshâk eş-Şâtıbî, el-Muvâfakât fî Usûli’ş-Şerîa, Beyrut 1997, II. 381-389).

• Birçok ayetin başında yer alan yâ eyyühe’n-nâs [Ey İnsanlar!] hitabını gerek Kur’an’ın nazil olduğu tarihsel zemin, gerekse klasik tefsirlerde kayıtlı olan “Ehl-i Mekke” şeklindeki izah dikkate alındığında, “Ey Mekke halkı!”, “Ey Müşrik/Kâfir halk” şeklinde çevirmek gerekir. Nitekim bu mealin ilk iki baskısındaki çeviri de bu şekildedir. Ancak Kur’an mesajının evrenselliğini zedelediği/zedeleyeceği vehmedilen bu çeviriyi genel okuyucu kitlesinin kahir ekseriyetine izah etmek neredeyse muhalle eşdeğerdir. Oysa Gazâlî’nin (ö. 505/1111) el-Mustasfâ’sı, Fahreddîn er-Râzî’nin (ö. 606/1610) el-Mahsûl’ü, Seyfeddîn el-Âmidî’nin (ö. 631/1233) el-İhkâm’ı, Bedreddîn ez-Zerkeşî’nin (ö. 794/1392) el-Bahru’l-Muhît’i gibi klasik fıkıh usûlü kitaplarının umum-husus bahislerine ve bu bahisler kapsamında serdedilen müvâcehe hitaplarıyla ilgili izahlara göz atılmış olsa “Ey Mekke halkı!” şeklindeki çevirinin ilmî/usûlî gerekçesi anlaşılır; ancak bu gerekçeyi “avâm-ı nâs”a izah imkânı şimdilik yoktur. İşte bu nedenle ya da “def-i mefâsid celb-i menâfîden evladır” şeklindeki Mecelle kaidesinin mucibince, yâ eyyühe’n-nâs hitaplarını bu baskıda, “Ey İnsanlar!” diye çevirdik. Bununla birlikte birçok ayette geçen ve-mine’n-nâsi men ibaresini “şu halkın içinde/arasında öyle kimseler var ki...” diye tercüme ettik. Yine birçok ayetin sonunda yer alan ve-lâkinne eksera’n-nâsi ibaresini, “Mekke halkının müşrik/kâfir çoğunluğu” şeklinde tercüme ettik. Buna mukabil yine birçok ayetin sonunda yer alan ve kâfirlikte direnenler zümresine atıfta bulunan “ekserühüm/ekserahüm” (onların çoğu) lafzını ise kimi zaman ilgili ayetin kendi iç bağlamını dikkate alarak “onların hepsi” diye çevirdik ve bu çeviriyi söz konusu lafzın İslam davetine muhalefette direnen kâfirler/müşrikler zümresinin tümüne karşılık geldiği yorumuna dayandırdık.

• Diğer taraftan, 89/Fecr 15-16, 100/Âdiyât 6-8 gibi kimi ayetlerde Allah’a karşı nankörlüğüne, dünya malına aşırı düşkünlüğüne atfen el-insan şeklinde geçen “insan” kelimesini de diğer meallerdekinden farklı olarak “kâfir/nankör insan” diye çevirdik. Zira bu kelime meale genel manada “insan” ya da “insanoğlu” anlamında aktarıldığı takdirde, başta Hz. Peygamber olmak üzere Allah’ın birçok güzel sıfatla övdüğü mümin, muttaki, muhsin ve salih vasfını haiz bütün insanları başka bir varlık kategorisine dâhil etmek gerekecektir.

• Bazı lafızlara anlam takdirinde, ilgili lafzın ve türevlerinin diğer ayetlerdeki muhtelif anlam ve kullanımlarını dikkate aldık. Mesela, 6/En’âm 151. ayetteki harrame fiili, bilebildiğimiz kadarıyla tüm meallerde “haram kıldı” şeklinde çevrilmiştir. Bu ayetin, “De ki: ‘Gelin size rabbinizin neleri haram kıldığını bildireyim; O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin” şeklindeki yaygın çevirisine göre Allah ana-babaya iyi davranılmasını –hâşâ– haram kılmış olmaktadır. Oysa buradaki harrame fiili, 21/Enbiyâ 95. ayette geçen harâmun kelimesinde olduğu gibi, vücub/zorunluluk anlamına gelmektedir. Dolayısıyla söz konusu ayetteki harrame kelimesi bağlam dikkate alındığında bildik anlamda “haram kılmak”tan öte, “harîm (dokunulmaz), olmazsa olmaz, dolayısıyla farz kılmak” manasındadır.

• Kur’an’daki kelime ve kavramlara anlam takdirinde çok titiz davrandık. Çünkü Kur’an’ın kendine özgü bir dil ve kavram dünyası vardır. Mesajını doğru anlayıp kavramak için özellikle Kur’an’daki anahtar kavramlara doğru anlamlar yüklenmesi gerekir. Bu noktada kitab, te’vil, fıkıh (tefakkuh), ilim, halife gibi birçok kelime ve kavramı tarih içerisinde kazandıkları teknik ve terimsel içeriklerden soyutlamaya özen gösterdik.

• Diğer taraftan, Kur’an’da çok sık geçen mümin, kâfir, müşrik ve münafık gibi birkaç kelime ve kavramı gerek Türkçede tek kelimeyle karşılamanın zor olması, gerek zihinde uyandırdığı etkili çağrışımın kayba uğramaması ve gerekse özgün yapılarının bozulmaması gerektiği düşüncesiyle orijinal formlarıyla meale aktarmayı ve içerdikleri manaları burada kısaca açıklamayı uygun gördük. Kur’an terminolojisinde mümin, kâfir, münafık ve müşrik kelimeleri ilahî davete verdikleri karşılık bakımından dört ayrı insan tipini ifade eder. Mümin, en kısa tarifiyle, Allah’a ve ayetlerine yürekten inanan, O’na güvenen kimse demektir. Allah Kur’an’da müminleri kimi zaman muttakiler (Allah’ı sevip sayan, O’na itaatsizlikten sakınanlar), kimi zaman muhsinler (Allah’a kulluk görevlerini içtenlikle ifa edenler) şeklinde de tanımlamakta; yine bu çerçevede “Allah’a teslimiyet gösteren kimse” anlamında “müslim” (müslüman) kelimesini de kullanmaktadır.

• Kâfir aslında “nankör” demektir. Kur’an’da ise çoğunlukla Allah’ın ayetlerine imanı olmayan, peygamberleri yalancı sayan kimse anlamında kullanılmıştır. Aslında Allah’ın ayetlerini ve elçilerini reddetmek en büyük nankörlüktür. Bu anlamda kâfirlik ya da nankörlük oldukça geniş bir muhtevaya sahip olup bunun farklı tezahürleri vardır. Bunlardan biri Allah’ın ayetlerine inanmış gözükmek ama gerçekte inanmamak anlamındaki münafıklık ya da iki yüzlülüktür. Kâfirliğin Kur’an’da çokça vurgulanan bir diğer şekli de müşrikliktir. Bu da Allah’ı Allah olarak bilmek ama aynı zamanda O’nun yanı sıra birtakım putlara yahut başka birtakım varlıklara tanrılık yakıştırıp tapınmaktır. Allah’a şirk (ortak) koşmak diye tabir edilen bu inanç tarzını benimseyenler Kur’an’da çoğu zaman müşrikler, kimi zaman da mücrimler ve zalimler şeklinde tanımlanmıştır. Bununla birlikte “zalim” kelimesi birçok ayette insanın kendine yazık etmesini, günah işlemesini, hak ve adaletten sapmasını ifade etmek için de kullanılmıştır.

• Kur’an’ın amel-i salih, ihsan gibi bazı temel kavramlarının içini boşaltmama, amorflaştırmama konusunda da özen gösterdik. Sözgelişi, ellezîne amilu’s-sâlihât ibaresini “iyi/güzel işler yapanlar” şeklinde değil, “imanlarına yaraşır güzellikte davranışlar sergileyenler” diye çevirdik. Çünkü “iyi iş yapmak” ifadesi muhteva itibarıyla muğlâk ve dolayısıyla yanlış anlaşılmaya müsaittir. Oysa Kur’an’a göre iyilik namına yapılan, fakat imandan bağımsız olan, kısaca Allah’ın rızası hesaba katılmadan yapılan hiçbir işin Allah nezdinde değeri yoktur. Nitekim habt-ı amel, yani iman sahibi olmayanların iyilik namına yaptıkları bütün her şeyin boşa gittiğini/gideceğini bildiren ayetler bunun en müşahhas delilidir.

• Zalim, mücrim, hüdâ, hidayet, dalâl, dalalet, hikmet, hak gibi bazı kelime ve kavramlara tarihsel ve metinsel bağlamı dikkate alarak anlam verdik. Mesela özellikle Mekki surelerde geçen mücrimûn kelimesini “müşrikler”, “kâfirler” veya “günaha batmışlar” şeklinde karşıladık. Zira mücrim kelimesi sözlükte “suçlu” anlamına gelmektedir. Fakat bu anlam kelimenin Kur’an’daki içeriğini tam olarak ifade etmemektedir. Diğer taraftan, hemen bütün meallerde Kur’an’daki kullanıldığı şekliyle Türkçeye aktarılan zulüm ve zalim kelimelerine mana verirken gerek kelimenin sözlük anlamını, gerekse 31/Lokmân 13. ayetteki, “Allah’a şirk/ortak koşmak kesinlikle çok büyük bir zulümdür” ifadesini dikkate aldık. Zulüm kelimesinin “bir şeyi ait olduğu yerden başka bir yerde konumlandırmak” şeklindeki sözlük anlamından hareketle “zalim” kelimesine kimi zaman ilgili ayetteki konuya uygun bir mana takdir ettik. Örneğin, 12/ Yûsuf 23. ayetin sonundaki ez-zâlimûn kelimesine, “iyiliğe hıyanetle karşılık verenler” şeklinde bir anlam verdik.

• Öte yandan, birçok ayetin sonunda Allah’ın isim-sıfatı olarak geçen hakîm kelimesini “hikmet sahibi” diye karşılamanın gerçekte ne tercüme ne meal olduğu düşüncesinden hareketle, “her hükmü ve fiili mutlak isabetli olan” ve/ veya “her şeyi yerli yerince yapıp eden” şeklinde çevirmeyi yeğledik. Benzer şekilde, Allah’ın isim-sıfatları arasında çokça zikredilen azîz kelimesini çoğu zaman “üstün kudret sahibi”, kimi zaman, “gücü sonsuz”, kimi zaman da “izzet, kudret sahibi, mutlak galip” diye çevirdik.

• Kur’an’daki deyimlerin günümüz Türkçesindeki tam karşılıklarını aktarmaya özen gösterdik. Mesela hemen bütün meallerde “odun hamalı” diye tercüme edilmiş olan hammâlete’l-hatab tabirine klasik tefsirlerdeki filolojik izahlar uyarınca “dedikoducu, laf taşıyan” [111/Tebbet-Mesed 4] manası verdik. Diğer taraftan, Türkçede hiçbir anlamlı karşılılığı bulunmayan, fakat mütedavil meallerin birçoğunda sıkça rastlanan, “uzak sapıklık” (dalâlün ba’îd), “açık büyücü” (sâhirün mübîn) gibi tuhaf tabirlere asla yer vermedik.

• Kur’an’da özellikle Hz. Musa ve Hz. İsa’ya atfen denizin yarılması, kayadan su fışkırması, ölünün diriltilmesi, çamurdan kuş maketinin canlı bir kuşa dönüştürülmesi gibi olağanüstü hadiselerden söz edilmiştir. Bunlar İslami gelenekte hissî mucize olarak kabul edilmektedir. Bu konudaki düşüncemiz, Kıssaların Dili adlı eserimizde de görüleceği gibi, geleneksel inanış ve anlayıştan çok farklı olmakla birlikte ilgili ayetlerin birçoğunu lafza uygun şekilde çevirdik. Çünkü birçok ayette olağanüstü hadiselerden bahsedildiği açıktır; ancak birçok ayette de din dilinin ifade ve anlatım tekniğinden kaynaklanan ve bu yüzden olağan bir hadise olduğu halde olağanüstü ya da hissi bir mucize olduğu sanılan hususlardan bahsedildiği de aşikârdır. Bizce Kur’an’ın olağanüstü hadiselerle ilgili tüm ifadelerini kimi zaman zorlama tevillerle rasyonelleştirmeye çalışmak ve bu yorumları meale yansıtmak yerine kıssaların dili ve dolayısıyla mucize kavramı üzerinde durulmalıdır; ancak bu konu meale taşınmamalı, ayrı bir çalışmada ele alınmalıdır. Bununla birlikte biz, din dilinin ifade kalıpları içinde veciz bir şekilde anlatılan bazı hususları, sözgelimi ve-li süleymâne’r-rîh [21/Enbiyâ 81; 34/Sebe 12] ifadesini, “Süleyman’ı uçan halıya bindirdik” şeklinde anlaşılmasına mahal vermemek için -ki klasik tefsirlerde böyle anlaşılmıştır- dipnotta kısaca izah yoluna gittik.

• Bilindiği gibi Kur’an’da “Allah dilediğini dalalette bırakır/doğru yoldan uzaklaştırır; dilediğini hidayete/doğru yola ulaştırır” mealinde birçok ifade mevcuttur. Kur’an’ın kavram dünyasına vukufiyeti olmayan pek çok insan, Allah’ın dilemesini –hâşâ– keyfi tasarruflarda bulunması, dolayısıyla insanoğlunun bu sınırsız iradenin elinde bir oyuncak olması şeklinde anlamakta ve böyle bir yanlış anlama neticesinde de ister istemez neyi niçin yaptığı bilinmeyen, herhangi bir ahlaki ilkesi bulunmayan bir Tanrı’yla karşı karşıya oldukları vehmine kapılmaktadır. Oysa gerçek durum böyle değildir. Burada öncelikle şunu belirtelim ki, “Allah dilediğini doğru yoldan uzaklaştırır; dilediğini doğru yola ulaştırır” şeklindeki ifadeler Arap dilindeki gramer kuralları çerçevesinde, “Allah dileyeni doğru yoldan uzaklaştırır; dileyeni doğru yola ulaştırır” şeklinde tercüme etmeye de elverişlidir. Nitekim Muhammed Esed Mu’tezilî düşünce paralelinde söz konusu ibareyi bu şekilde çevirmiştir. Fakat Kur’an’da Allah’ın dilemesinden bahseden pek çok ayet böyle bir çevirinin her zaman imkân dâhilinde bulunmadığını, dolayısıyla pek isabetli olmadığını göstermektedir. Sonuçta, söz konusu çeviri bahse konu olan anlama sorununu çözmemektedir. Bizce, “Allah dilediğini doğru yoldan uzaklaştırır; dilediğini doğru yola ulaştırır” şeklindeki ifadeleri Kur’an bütünlüğü çerçevesinde, “Allah müstahak gördüğünü doğru yoldan uzaklaştırır; layık gördüğünü doğru yola ulaştırır” şeklinde anlayıp yorumlamak gerekir.

• Birçok ayette Allah’ın her şeye kadir olduğu, dilediği her şeyi yaptığı bildirilmektedir. Ancak bu ifadeler Allah’ın iradesinde keyfilik olduğu, keyfî tasarruflarda bulunduğu anlamına gelmemektedir. Bilakis Allah, bizzat kendi beyanıyla sabit olduğu üzere adildir ve kullarına asla zulmetmez. O halde, Allah’ın dalalette bırakmasında/doğru yoldan uzaklaştırmasında müstahak görme, hidayete/ doğru yola ulaştırmasında ise layık görme söz konusudur. Diğer taraftan, “Allah dilediği her şeyi yapar.” mealindeki ayetleri okurken Kur’an’ın Allah-merkezli bir dil dizgesine sahip olduğu unutulmamalıdır. Allah-merkezli dilin ne anlama geldiğini 8/Enfâl 17. ayet çok güzel bir şekilde ortaya koymaktadır. Allah bu ayette mealen şöyle buyurmaktadır: [Ey Müminler!] Bedir’de o müşrikleri gerçekte siz katletmediniz, Allah katletti. [Bu yüzden, “Ben filancayı şöyle katlettim.” diye övünmeyin; çünkü size bu imkân ve cesareti Allah verdi]. [Ey Peygamber!] Bedir’de düşmana karşı [ok, taş, toprak gibi] birtakım şeyler attığın zaman da aslında sen atmadın, Allah attı. Allah bütün bunları müminlerin [hem büyük bir zafer kazanmak hem de birçok ganimet sahibi olmak suretiyle] güzel bir imtihan kazanmalarını sağlamak için yaptı. Şüphesiz Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir. İşte bu ayetten de anlaşılacağı üzere, Allah-merkezli dil, her şeyde ve her yerde öncelikle Allah’ın hesaba katılması gerektiğini tembihleyen bir dildir. Bununla birlikte, söz konusu dil insanoğlunun özgür iradesini asla nefyetmemektedir. Tam aksine insan her şeyi özgür iradesiyle yapıp etmektedir. Bu yüzden de yaptıklarının hesabını verecektir. Kısacası, ilâhî azapta da mükâfatta da insan için bir hak ediş vardır. Bunun içindir ki mevcut meallerin birçoğunda, “Andolsun, biz cinlerin ve insanların çoğunu cehennem için yarattık” [7/A‘râf 179] diye çevrilen ayete, “Andolsun ki yarattığımız insanlar ve cinlerin çoğu, [yaratılış gayelerine uygun davranmadıkları için] cehennemlik olmayı hak etmiştir.” şeklinde tercüme ettik. Zira ayetteki bu ifadenin hemen ardından, “Çünkü böylelerinin akılları vardır hakikati idrak etmez, gözleri vardır hakikati görmez, kulakları vardır ama hakikat çağrısını işitmez. İşte bunlar [yollarını şaşırmışlık bakımından] davar sürüsü gibidirler ve hatta davar sürüsünden de beter haldedirler. İşte bunlar tam bir aymazlık içinde olan kimselerdir.” buyrulmuştur.

• Kur’an’daki birçok kelime çeşitli anlamlar içermekte, dolayısıyla Arap dilindeki kök anlamı aynı olmakla birlikte farklı ayetlerde farklı manalara gelmektedir. Örneğin, h-d-y kökünden türemiş kelimeler Kur’an’da genellikle, “doğru yola erişmek/doğru yola eriştirmek” anlamına gelmekle birlikte kimi ayetlerde de “umduğuna kavuşmak/kavuşturmak” manası taşır. Örneğin, Kur’an’da sıkça geçen, inne’llâhe lâ yehdi’l-kavme’l-kâfirîn ve benzeri ibareler, “Allah kâfirler güruhunu doğru yola ulaştırmaz” şeklinde çevrilebileceği gibi, sözün gelişine göre “Allah kâfirler güruhunu umduklarına kavuşturmaz” şeklinde de çevrilebilir. Aynı şekilde, mühtedî ve mühtedûn gibi kelimeler de sözün gelişine göre hem “doğru yola erişen kimse[ler]”, hem de “emellerine kavuşan kimse[ler]” şeklinde karşılanabilir. Örneğin, münafıkların gerçekten iman etmek yerine iman etmiş gözükmelerinin kârsız bir alışverişe benzetildiği 2/Bakara 16. ayetteki ve-mâ kânû mühtedîn ibaresi, doğru yola erişemeyenlere değil, umduklarına kavuşamayanlara işaret etmektedir. Çünkü münafıklar ikiyüzlü tavır sergilemenin kendileri açısından çok avantajlı olduğunu düşünmüşlerdir. Ne var ki Allah bu tutumu kârsız bir ticarete benzetmiştir. Sonuçta münafıklar böyle bir ticaretten hiç kâr etmemişler, yani umduklarına erişememişlerdir.

• Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki Kur’an’da farklı bağlamlara göre farklı manalara delalet eden ve dolayısıyla içinde bulunduğu bağlam dikkate alınarak çevrilmesi gereken kelimelerden biri de “takva” ve türevleridir. Takva kelimesi yalın olarak “sakınmak” manasına gelir. Ancak takva kelimesinin geçtiği ayetlerde sözü edilen konuya göre sakınma fiilinin nesnesi değişebilir. Kur’an’ın en temel mesajı şirkin reddi olduğu için, bu kelime çoğu ayette şirkten sakınmayı ifade eder. Bununla birlikte biz bu kelimeyi birçok yerde şirkten sakınmayı da içerecek şekilde, “Allah’a itaatsizlikten sakınmak” şeklinde, kimi yerde de sözün gelişini dikkate alarak çevirdik.

• Takva kelimesi ve türevlerinin sözün gelişine göre farklı anlamlara delalet etmesi gibi ayetlerin sonunda Allah’ın sıfatları olarak zikredilen “azîzün hakîm”, “alîmün hakîm”, “ğafûru’r-rahîm”, “semîun alîm” gibi ifadeler de ilgili ayetlerin konusuyla doğrudan bağlantılı manalar taşır. Sözgelimi, “vallâhu semîun alîm” ifadesiyle sona eren 9/Tevbe 103. ayet Tebük seferine katılmayan ve bu yüzden pişmanlık duyan müminlere Hz. Peygamber’in duasından söz etmektedir. Dolayısıyla söz konusu ifade, “Allah o müminlerin tövbelerini, Peygamber’in dualarını işitir, bilir” şeklinde bir mana içerir. Ayetteki muhteva ile bağlantısı çok belirgin olduğunu düşündüğümüz yerlerde söz konusu sıfatları dar manada çeviriye yansıttık; ancak çoğu zaman da manayı daraltmamak gerektiği düşüncesiyle, “Allah her şeyi işitir, bilir” şeklinde geniş ve genel manada çevirmeyi yeğledik.

• Öte yandan, Kur’an’da çok sık geçen ve tüm meallerde, “indirdi” şeklinde tercüme edilen enzele ve nezzele kelimelerini bazen “indirdi”, bazen de “lütfetti” şeklinde çevirdik. Ancak şunu özellikle belirtmek gerekir ki Allah’ın ayet, kitap/ vahiy gibi şeyler indirdiğini bildiren ayetlerdeki “indirme”den maksat yukarıdan aşağıya bir şey indirmek değil, Allah’ın insanoğluna tenezzül buyurması, yüce kelamına insanı muhatap kılma lütfunda bulunmasıdır. Allah’ın insanlara elbise, demir, davar gibi şeyler indirdiğinden söz eden ayetlerde de söz konusu kelimenin anlamı bildik anlamda indirme değil, bir nimet olarak yaratma ve lütfetmedir.

• Ayetlerin çevirisinde, Kur’an’ın nazil olduğu dönemde ilk muhatapların ne anladıklarını aktarmaya, dolayısıyla anakronizme (tarihsel yanılgıya) düşmemeye çok özen gösterdik. Bu hassasiyetimiz sayesinde ilk nesil müslümanların baskı, zulüm, yoksulluk gibi çok büyük sıkıntılar çektiği Mekke döneminde nazil olan 7/A’râf 31. ayete mescit ya da camiye giderken güzel elbiseler giymek ve yiyip içmek ama israf etmemek şeklinde bir anlam vermenin veya ayeti bu şekilde anlamanın ne denli yanlış olduğunu fark etme imkânı bulduk. Keza söz konusu hassasiyetimiz sayesinde Allah’ın müminler vasıtasıyla Mekkeli müşriklerin hareket alanlarını günbegün daralttığını bildiren ayetleri [13/Ra‘d 41; 21/Enbiyâ 44] erozyona veya deprem, sel gibi doğal afetlere hamletmenin ne denli yanlış olduğunu fark etmiş ve dolayısıyla bu büyük hataya düşmemiş olduk.

• Türkçeye aktardığımız ifadelerdeki bazı kelimeleri seçerken ayetlerdeki sözlerin kime veya kimlere ait olduğunu dikkate aldık. Mesela, “kâle” fiilini Allah’a atfen çok kere “Buyurdu” şeklinde karşılarken, sözgelimi kâfirler/müşrikler için, “Dediler” veya yerine göre “diye söylendiler, diye alay ettiler” şeklinde çevirdik. Keza, mâte kelimesini müminler hakkında kullanıldığı yerde “öldü, can verdi” diye, münafıklar ve müşrikler hakkında kullanıldığı yerlerde ise kimi zaman sözün gelişine göre “geberip gitti” diye çevirdik.

• Diğer taraftan, kâfirler ve/veya müşriklerin dilinden aktarılan alaycı ifadeleri, Kur’an’ın şanına yakışmayacağı düşüncesiyle yumuşatıp estetize etmeye çalışmadık. Çünkü Kur’an’da kâfirlere ait birçok çirkin söz nakledilmiştir. Allah o sözleri kâfirlerin dilinden olanca yalınlığıyla aktarmıştır. Şu halde, kâfirlerin çirkin ve alaycı sözlerini sırf Kur’an’da geçtiği için seviyeli bir söz haline dönüştürme gayreti yanlıştır. Bu yanlışın Kur’an’a yönelik hürmetten kaynaklandığında hiç kuşku yoktur. Ancak unutulmamalıdır ki Allah kâfirleri, müşrikleri ve münafıkları bazı ayetlerde son derece şiddetli biçimde zemmetmiştir. Bunun için 68/ Kalem 8-13. ayetlere bakılabilir. Nitekim bu surenin 13. ayetinde geçen zenîm kelimesi bazı müfessirlere göre “nesebi bozuk” ve/veya “soysuz” anlamına gelmektedir.

• Ayetlerdeki mecaz, kinaye, istiare, teşbih gibi söz sanatlarını çeviriye yansıtma konusunda titizlik gösterdik. Mesela, hemen her mealde “Allah onlarla alay eder” şeklinde tercüme edilen Allâhu yestehziu bihim [2/Bakara 15] ibaresini, bu ayetteki müşâkele sanatını dikkate alarak, “Allah onlara müminlerle alay etmenin hesabını soracaktır” şeklinde çevirdik. Keza, hemen bütün meallerde, “Allah da tuzak kurdu” şeklinde tercüme edilen ve-mekerallah [Mesela bkz. 3/ Âl-i İmrân 54] ibaresini yine müşâkele sanatı uyarınca, “Allah onların tuzaklarını boşa çıkardı” veya “Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi” şeklinde çevirdik. Benzer şekilde, Kur’an’da sıkça kullanılan iltifat, yani kısa bir sözde şahıs, zaman ve üslup değişikliği yapma sanatını da meale yansıtmaya çalıştık. Ancak bu söz sanatının kimi ayetlerde Türkçeye aktarımı problemli olduğu için, 17/İsrâ 1. ayetin mealinde de görüleceği üzere, ilgili ibareleri -manayı bozmamakla birlikte- nahiv kurallarına kısmen aykırı bir şekilde çevirdik.

• Meal okuyucularının en sık şikâyet ettikleri hususlardan biri olan ayetler arasında kopukluk sorununu mümkün mertebe gidermeye çalıştık. Bu bağlamda, en azından tematik bütünlük arz eden ayetler arasındaki anlam ilişkisini “Böylece”, “Nitekim”, “Kaldı ki” gibi bağlaçlarla çeviriye yansıttık. Ayrıca tüm ayetleri tek tek değil, bazılarını paragraf bütünlüğü oluşturacak şekilde çevirdik ve bu şekilde çevirdiğimiz ayet numaralarını, sözgelişi 1-5, 22-28 tarzında gösterdik. Ayrıca, Mushaf’taki sayfaların konu bütünlüğüne göre düzenlenmemiş olmasından kaynaklanan kopukluk sorununu ilgili sayfa başındaki ayete bağlantı cümlesi eklemek suretiyle mümkün mertebe gidermeye çalıştık.

• Bazı kelimelere gerek siyak-sibaka daha uygun düşmesi, gerekse ilgili ayette kastedilen manayı daha iyi yansıtması sebebiyle mevcut Mushaf metninde esas alınan ve Hafs rivayetiyle gelen Âsım kıraatinden farklı bir kıraate göre anlam verdik ve ilgili kelimelerin çevirisindeki bu tasarrufumuzu yeri geldiğinde dipnotta gösterdik.

• Bilhassa ayetlerin sonunda sıkça geçen li-kavmin ya’kilûn, li-kavmin yetefekkerûn gibi uyaklı/secili ifade kalıplarını kimi zaman, “düşünüp ibret alan kimseler için” şeklinde, kimi zaman da “[fakat bütün bunları anlayacak olanlar], düşünüp ibret alan kimselerdir” şeklinde çevirdik. Yine ayetlerin sonunda sıkça geçen lealleküm tezekkerûn, lealleküm ta’kilûn, lealleküm teşkürûn gibi ifadeleri de kimi zaman, “belki düşünüp ibret alırsınız”, “ola ki şükredersiniz” şeklinde, kimi zaman “düşünüp ibret almanız, şükretmeniz için” şeklinde, “kimi zaman da “sizden beklenen, düşünüp ibret almanız, şükretmenizdir” şeklinde çevirdik.

• Yine genellikle ayetlerin sonunda geçen ve meallerin hemen hepsinde “daha hayırlıdır” şeklinde çevrilen “hayrun” kelimesini çoğunlukla, “mutlak hayırlıdır”, elbet hayırlıdır” diye çevirdik. Çünkü bu kelime bilhassa ayet sonlarında ism-i tafdil vezninde “daha hayırlı” manasında değil, ağırlıklı olarak “kötü”nün (şer) zıddı “iyi/hayırlı” manasında bir isim olarak kullanılmıştır (Mesela bkz. İbn Âşûr, et-Tahrîr ve’t-Tenvîr, XXVIII. 195, [61/Saff 11. ayetin tefsiri]). Aynı keyfiyet hayru’r-râzigîn gibi tamlamalar için de geçerlidir. Zira bu tamlama Allah’ın bir dizi rızık verici arasında en iyisi ve hayırlısı olduğu anlamında değil, “Yegâne rızık verici Allah’tır” manasındadır.

• Bir grup insanın veya belli bir zümrenin kendi aralarındaki konuşmalarının “siz”li fiil kalıplarıyla aktarıldığı Kur’an ifadelerini mealde “biz”li fiil kalıplarıyla aktardık. Değerli hocamız Prof. Dr. Salih Akdemir’in “Kur’an Çevirilerinde Dikkate Alınmayan Önemli Bir Üslup Özelliği Üzerine” [İslâmiyât V/1 (2002), ss. 143-161] başlıklı makalesinden istifadeyle kullandığımız bu çeviri tekniğini 18/ Kehf 19-20. ayetlerin mealine şöyle yansıttık:

Biz onları nasıl uykuya daldırdıysak öylece uyandırdık. Onlar uyandıktan sonra ne olup bittiğine dair kendi aralarında konuşmaya başladılar. İçlerinden biri, “Acaba burada ne kadar uyuyup kaldık?” diye sordu. Diğerleri, “Bir gün veya daha kısa bir süre kalmış olmalıyız” diye cevap verdiler.

En nihayet, “Ne kadar uyuyup kaldığımızı en iyi rabbimiz bilir.” dediler ve eklediler: “[Artık bu bahsi kapatalım da açlığımızı gidermeye bakalım]. Şimdi içimizden birine şu paramızı verip şehre gönderelim. Gitsin, pazarda bakıp araştırsın; hangi yiyecek temiz/helal ise bize ondan alıp getirsin. Fakat çok dikkatli ve tedbirli davransın; burada olduğumuzu hiç kimseye sezdirmesin. Çünkü halk bizi ele geçirirse ya linç eder ya da zorla kendi dinlerine döndürür. Onların dinine döndüğümüz takdirde asla onmaz, iflah olmayız.”

• Her surenin baş tarafında o surenin nüzul dönemi, nüzul sebebi, ayet sayısı ve muhtelif isimleri hakkında bilgiler verdik. Bu bilgilerin önemli bir kısmını Hayreddin Karaman, Mustafa Çağrıcı, İbrahim Kâfi Dönmez ve Sadrettin Gümüş tarafından telif edilen Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir adlı eserden naklettik. Dolayısıyla surelerin nüzul sıralamasıyla ilgili bilgileri de bu yine eserden verdik.

• Kur’an’ın dil ve kavram dünyasına aşina olan okuyucular kimi ayetlerin diğer meallerdekinden oldukça farklı şekilde çevrilmiş olduğunu görünce bizi muhtemelen keyfilik, kifayetsizlik ve hatta ilmî ciddiyetsizlikle itham edeceklerdir. Ancak şunun bilinmesi gerekir ki bu mealde, sözgelişi 4/Nisâ 15-16, 15/Hicr 9, 38/Sâd 23-24; 75/Kıyâme 16-19, 108/Kevser 2. ayetlerin çevirisi gibi, muhtemelen eleştiriye konu olacak mana takdirlerinin tümü klasik tefsir literatürü çerçevesinde hesabı verilebilir niteliktedir. Nitekim yaygın olarak bilinenden farklı mana takdirlerinin gerekçeleri -bu ikinci baskıda- kaynaklarıyla birlikte zikredilmiştir.

***

Son söz olarak belirtmek isterim ki bu meal üç yıla yakın bir zaman zarfında gerçekten çok yoğun ve yorucu bir mesai neticesinde ortaya çıktı. Çalışmamın başlangıç aşamasından itibaren manevi destek ve yardımlarını esirgemeyen aile efradıma ve arkadaşlarıma şükran borçluyum. Ayrıca, bu ikinci baskıdan önce meali baştan sona okuyan değerli meslektaşım Arş. Gör. Hadiye ÜNSAL’a özellikle müteşekkirim. Yine bu vesileyle değerli kardeşim Sami KİLİNÇLİ ile yüksek lisans ve doktora öğrencilerimi minnetle anmak isterim.

Diğer taraftan, bu meal üzerine yazdığı makaledeki tespit ve değerlendirmeleriyle muhtelif ayetlerin çevirisi üzerinde yeniden düşünmemi sağlayan Prof. Dr. Zülfikâr DURMUŞ’a, 17/İsrâ 79. ayetteki “makâm-ı mahmûd” ve 89/Fecr 27. ayetteki “nefs-i mutmainne” kavramlarının anlam ve yorumuna dair iki makalesinden çok istifade etmeme ve bu sayede ilgili ayetlerin meallerini yeniden gözden geçirmeme vesile olan Doç. Dr. Murat SÜLÜN’e ve birçok ayetin çevirisine dair isabetli tespit ve tekliflerde bulunan Hikmet ZEYVELİ ve Mustafa YILDIZ’a da bu vesileyle yürekten teşekkür ederim. Bütün bunlara ilaveten ama hassaten değerli kardeşim Dr. Muhammed ABAY’a da bu mealin yayıma hazır hâle gelmesi uğrunda harcadığı büyük emekten dolayı en içten şükranlarımı sunarım.

Mealin gerek şekil, gerek ifade ve üslup, gerekse mana takdiri yönünden birtakım noksanlıklar taşıyan ilk baskısındaki sunuş yazısında da aynen belirttiğim gibi, tek dileğim ve beklentim, Cenab-ı Allah’ın bu çalışmamdan razı olmasıdır. Bana birçok imkân lütfedip bu meali hazırlamaya muvaffak kılmasından dolayı yüce rabbime yürekten hamd ve şükrederim. Yine bu vesileyle yüce rabbimin sınırsız rahmetine sığınıp hata ve kusurlarımın affını niyaz ederim. Bir de değerli okuyucular bilsin isterim:

Kur’an mu’ciz, meal sahibi acizdir.

Mustafa ÖZTÜRK
Nisan 2011-ADANA


Yayınevi

:

Düşün Yayıncılık

Seri Adı

:

Mustafa Öztürk Kitaplığı

Yayın Dili

:

Türkçe

Barkod

:

9786054195879

Sayfa Sayısı

:

874 Sayfa

İlk Baskı Tarihi

:

August 2011

Fiyatı

:

30.00 TL

Satış Durumu

:

Satışta