HZ. MUHAMMED'İ DOĞRU ANLAMAK



Yazar : İBRAHİM SARMIŞ

Hz. Muhammed'i doğru anlamak kitabının en son baskısı aşağıdaki konuları içermektedir. Önceki baskılar ile farklılık arzettiği için incelenmesinde yarar vardır.
Söyleşenler: Haksöz Dergisi, İbrahim Sarmış
Yazı Kaynağı: Haksöz Dergisi


İbrahim Bey, kitabınızda Peygamber'i doğru anlamak kadar yanlış alamaya da işaret etmişsiniz. Önce şuradan başlayalım; Dini duyguları ağır basan çoğu insanın ev duvarlarını süsleyen "O (Peygamber) bir beşerdir! Ancak sizin gibi bir beşer değildir" sözü hakkında neler söylemek istersiniz! Kur'an, Hz. Peygamber'in bizim gibi beşer/insan olduğunu söylerken, onun bizden farklı olduğunu söylemek mümkün müdür!

Hemen belirteyim ki toplum olarak din anlayışımızda öteden beri sapmalar olmuş ve birçok yanlışlar yapılmıştır. Bu yanlışlar bugün de sürmektedir. Taş ve tahta heykelleri kutsallaştırıp Allah'a yaklaştırsın diye tapacak kadar cahilleşmiş ve ilkelleşmiş bir toplumdan çeyrek yüzyılda insanlık tarihinin alnında şeref levhası olarak duran örnek bir toplum çıkaran İslam, günümüze geldiğinde artık toplumun ayakbağı ve gericilik olarak algılanmaya başlamıştır. Söyleme göre Müslümanlardan oluşan bir toplumda İslam'ın öğretilerine göre yaşamak, birçok insan için avuçta köz tutmak kadar zorlaşmış ve çekilmez bir hâl almıştır. İslam konusunda insanlar öyle bilgisizleşmiş ve yabancılaşmış ki Kur'an'ın ortaya koyduğu İslam anlayışını seslendirenler, neredeyse peygamberlerin toplumlarından gördüğü tepkiye benzer tepkilerle karşılaşmaktadır. Bütün Müslümanların bu tuhaf, çelişkili, anlaşılmaz ve kabul edilemez çelişki üzerinde gece gündüz durup düşünmeleri gerekir. Soralım; Kur'an ve Hz. Muhammed'in İslam anlayışı mı insanları bu hale getirdi! Böyle bir şey olamayacağına göre, bunun tek sebebi, insanların din anlayışında meydana gelen sapmalar ve bozulmalar kalmaktadır. Bunların büyük bir bölümü de Hz. Muhammed konusunda meydana gelmiştir.

Soruda belirtildiği gibi Allah, Kehf ve Fussilet Sureleri'nde Hz. Peygamber'in insanlara "De ki ben ancak sizin gibi bir insanım/beşerim" demesini emrediyor. Hz. Muhammed bunu insanlara söylüyor ve bu gerçeği daha da vurgulamak için kendisi de şunu ekliyor: "Hıristiyanların Meryem oğlunu abartarak övdükleri gibi beni övmeyin, ben ancak Allah'ın kuluyum, Allah'ın kulu ve Rasulu, deyiniz." Bu hadis başta Buhari'ninki olmak üzere diğer hadis mecmualarında da yer alır. Evet, Allah ve Rasulü böyle demesine karşın, aşırı sevgi, aşırı övgü ve yüceltmelerle kimileri onu bu konumunun üstüne çıkarmak için adeta yarışmaktadır.

Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de "Allah'ı gereği gibi anlamadılar/takdir etmediler." diyerek tevhit inancından sapmış insanların kendisini anlamadıklarını belirttiği gibi, Müslümanlardan da Hz. Muhammed'i gereği gibi anlamayan ve takdir etmeyenlerin ümmet içinde neredeyse büyük çoğunluğu oluşturur duruma geldiği görülmektedir. Hz. Muhammed "Ben ancak sizin gibi bir insanım" dediği halde, insanlardan ayırmak için kimileri neredeyse bir yarış içine girmişlerdir. Allah, onun diğer insanlar gibi bir insan olduğunu, kendisine tanrının bir tek olduğunu, ona ortak koşmamak gerektiğini ve kim ona kavuşmak istiyorsa salih amel işlemesi gerektiğini söylemesini emrederken; kimileri onu farklı kılmak için ayetleri yanlış anlamalarına uydurarak "O insan olmaya insandır ama kendisine vahyedilen bir insandır, öyleyse farklıdır" şekline sokmakta ve ayetleri tahrif etmektedir. Oysa onun dilinden Kehf Suresi'ndeki ayette"De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım; bana tanrınızın ancak tek bir Tanrı olduğu vahyediliyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa yararlı iş işlesin ve Rabbine kullukta hiçbir ortak koşmasın." ve Fussilet'te de"Onlara söyle: Ben ancak sizin gibi bir insanım. Bana, tanrınızın tek bir Tanrı olduğu vahyediliyor. Artık O'na yönelin, O'ndan bağışlanma dileyin. Vay ortak koşanlara! " denmektedir. Görüldüğü gibi, her iki ayet, Muhammed'in diğer insanlardan farklı olduğunu değil, kendisine belirtilen şeylerin vahyedildiğini söylemektedir. Onun için "O bir beşerdir, ancak sizin gibi bir beşer/insan değildir" sözü, ayetlere aykırı olup Allah'ı ve Peygamber'i haşa yalancı çıkarmaktadır.

Müslüman kişilerin Hz. Muhammed'i yanlış anlaması ve abartarak yüceltmesi yetmiyormuş gibi, Müslüman olup olmadığı bilinmeyen Avrupalı aklı evvel bir tarihçi, Hıristiyanlıkta İsa için oluşturulan imaj gibi, Hz. Muhammed için de "İnsandan büyük, Tanrıdan küçük" nitelemesi yapmakta, Yusuf Sancaktar isimli bir yazar da adını "Bir İnsan Olarak Hz. Muhammed" koyduğu ve Konya'da bastırdığı kitapçığına Hz. Muhammed'i sözde övmek için bunu gönül huzuru ile alıp yaymaktadır.

Başlangıçta cahiliye toplumunu dirilterek Asrı Saadet toplumuna dönüştüren İslam'a sözde mensup bugünkü toplumların neden pek çok yönüyle o cahiliye toplumuna benzer duruma geldiğini herhalde bu örnekler ve başkaları ortaya koymaktadır. İslam anlayış ve yaşayışımızın birçok yönüne baktığımız zaman durumun bundan pek farklı olmadığını görürüz.

Peygamber'in bizim gibi bir beşer oluşu, onun küçük de olsa günah işlemesini mümkün kılar mı!

Hz. Muhammed, ne kadar yüce ve Allah'ın yanında ne kadar değerli olursa olsun, Kur'an'ın "De ki ben ancak sizin gibi bir insanım." ayetiyle belirttiği gibi, bir insandır. Bir insan olarak, vahiyle ilgili olmaksızın, birtakım yanılmaları ve hataları olabilir. Kur'an ona günah/zenb eylemini nispet etmekte ve ondan bağışlanmasını istemesini söylemektedir.

Örneğin Mümin Suresi'nde "Sabret, Allah'ın verdiği söz şüphesiz gerçektir. Günahının bağışlanmasını dile; Rabbini akşam, sabah, överek tespih et."; Muhammed Suresi'nde "Bil ki, Allah'tan başka tanrı yoktur; kendinin, inanmış erkek ve kadınların günahlarının bağışlanmasını dile. Allah, gezip dolaştığınız ve duracağınız yerleri bilir."; Fetih Suresi'nde "Allah böylece, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlar, sana olan nimetini tamamlar, seni doğru yola eriştirir."; Nasr Suresi'nde de "Allah'ın yardımı ve zafer gelip, insanların Allah'ın dinine akın akın girdiklerini görünce, Rabbini överek tespih et; O'ndan bağışlanma dile, çünkü O, tövbeleri daima kabul edendir." denilmektedir.

Ancak bu ayetlerde gerçekten günahın işlendiği veya önceden uyarı anlamında olduğu konusunda alimler değişik düşünürler. Kimileri, Muhammed Suresi'nde belirtildiği gibi, diğer insanlar gibi Rasulullah'ın da günah işlediğinin veya işlemesinin muhtemel olduğunu ve bunun için bağışlanma dilemesinin emredildiğini söylerken, kimileri, gerçekte böyle bir günahın olmadığını, sadece diğer insanlar gibi bir insan olduğunun vurgulandığı anlamında olduğunu söylemektedir.

İkinci anlamda düşünenler, Müddesir Suresi'ndeki "Giydiklerini temiz tut. Kötü şeyleri terk et. Yaptığın iyiliği/tebliğ etmeyi çok görerek başa kakma ve her şeyi başkasından bekleme." âyetlerinde belirtilen şeyler için de aynı şekilde düşünmektedirler. Bunlara göre elbiselerini temiz tutması, kötü şeyleri terk etmesi ve yaptığı iyiliği başa kakmaması, ileride olmaması için yapılan bir uyarıdır. Kur'an'da günah/zenb diye nitelenen veya ıtab/uyarma, kınama yahut sitem etmeye konu olan işlerin gerçekten günah ve haram olan şeyler değil, en iyi yerine, iyi olan şeyin işlenmesi, yani evla olanın terk edilmesi anlamında olduğunu söylerler.

Ancak sözü edilen bu şeylerin gerçekten işlenmesinin de ihtimaldışı olmadığını bilmemiz gerekir. Çünkü Rasulullah da son tahlilde bizim gibi bir insandır ve insanın bütün özelliklerini taşımaktadır. Günah işlemekten korunduğunu açıkça belirten âyet de yoktur. Ayrıca diğer peygamberlerden günah işleyenlerin olduğunu da Kur'an bize belirtmektedir. Mesela, Hz. Adem'in yasak ağaçtan yiyerek günah/suç işlediğini ve bundan tövbe etmesi üzerine Allah'ın kendisini bağışladığını biliyoruz. Aynı şekilde Hz. Musa'nın peygamber olmadan önce bir insanı öldürdüğünü biliyoruz. Yine kadının baştan çıkarma çabaları karşısında Hz. Yusuf'un durumunu anlatan âyette "And olsun ki kadın Yusuf'a karşı istekli idi; ona davrandı, Yusuf da ona davrandı, ama Rabbinin işaretini gördü. İşte ondan kötülüğü ve fenalığı böylece savdık. Şüphesiz o bizim çok samimi kullarımızdandır." denilmektedir. Yusuf Suresi'ndeki ayette, bir insan olarak Hz.Yusuf'un içinde kadına karşı bir eğilimin oluştuğu belirtilmektedir ki bu da insan için tahrik karşısında doğal bir durumdur. Ama Allah, Hz. Yusuf'u kadının şerrinden korumuş ve böyle bir günaha düşmekten alıkoymuştur. El-Keşşaf'da da bu konuda geniş açıklamalar vardır.

Ne olursa olsun, Hz. Muhammed'in İslam terminolojisine göre günah sayılabilecek belirgin ve önemli bir günahının olmadığı gibi; Allah tarafından korunduğundan, kişiliğine ve peygamberliğine gölge düşürecek şeylerden uzak olduğunda da şüphe yoktur.

Hz. Muhammed'in çok zaman yanlış algılandığını Dr. Hatice Kelpetin Arpaguş, "Osmanlı Halkının Geleneksel İslam Anlayışı ve Kaynakları" adlı kitabında, içinde yaşadığımız toplumun kültüründen ve yakın tarihinden kaynağını göstererek verdiği bir çok örnekle işlemiştir. Mesela verilen bu örneklerde, Rasuli Ekrem boğazını temizlemek amacıyla tükürmek istediğinde etrafında bulunan ashabın avuçlarını açarak ağzından çıkanları toplamakta yarıştıkları, avuçlarının içinde toplayabildiklerini de teberrüken yüzlerine sürdükleri anlatılmıştır. "Kara Davut" "Muhammediyye", "Kadı Iyaz", "eş-Şifa" gibi kaynaklardan alıntılar yapıldığı gibi, bazı hadis kitapları da taranmıştır. Bunlarla ilgili de Buhari. meğazi 29'da geçen "... Peygamber, hamurun içine tükürdü ve bereket duası yaptı, sonra etin pişmekte olduğu çömleğin içine tükürdü ve bereket duası yaptı..." rivayetini örnek verebiliriz. Kara Davut'a göre de Uhud Savaşı'nda iken başı yaralandığında Malik b. Sinan akan kanı içmiştir. Bu iki olayda da Hz. Peygamber'in onlara müdahale etmediği, bir rivâyette ise bu hareketinden ötürü Malik'e cehennem ateşinden korunacağını müjdelediği bildirilmiştir. Yine Kara Davut'a ve Muhammadiyye'ye göre Ümmü Eymen ise, yanlışlıkla Hz. Muhammed'in idrarının bulunduğu kaptan içtiğinde Rasulullah ona bundan böyle karın ağrısına tutulmayacağı müjdesini vermiştir.

Yukarıda geçen bu anlamdaki rivâyetlerle Hz. Peygamber'in dışkısı da dahil olmak üzere bütün atıklarının temiz sayılması şeklinde bir anlayışın doğması sağlanmıştır. Bu yakıştırmalar, Rasuli Ekrem'e gösterilmesi gereken saygıyla bağdaştırılmayacak bir davranış modeli içermektedir.

Kitabınızda Hz. Peygamber'in günahkar müminleri şefaatiyle cehennem azabından kurtarmak konusunda bir rolünün olup olmayacağı hakkında da geniş değerlendirmeler bulunuyor.

Kur'an'ın anlattıklarına göre müşrik Araplar, amellerini kabul etmesi ve kendisine yaklaştırması için Allah nezdinde putlarının kendilerine aracılık/şefaat edeceğine inanmış, kitap ehlinden Hıristiyanlar İsa'nın çarmıhta ölümü ile bütün insanları doğuştan getirdikleri günahtan kurtardığı gibi, kıyametten önce de gelip kendilerini günahlarından arındıracağını, Yahudiler de Allah'ın oğulları ve dostları olup ne yapsalar Allah'ın kendilerini cezalandırmayacağını, cezalandırsa bile ateşin ancak birkaç gün kendilerine dokunacağını söylemişlerdir.

Kur'an her üç kesimin de bu inançlarının yanlış olduğunu, ancak hoşnut olduğu ve izin verdiği kişilerin nezdinde şefaat edebileceklerini, oysa ne putperest Arapların putlarından hoşnut olup bunun için onlara izin verdiğini, ne de Kitap Ehli'nin oğulları ve dostları olup onlara böyle bir ayrıcalık tanıdığını, ne de iddia ettikleri gibi nezdinde kimsenin onlara aracılık/şefaat edeceğini belirtmiştir. Kur'an, bu kesimlerin şefaat, aracılık, torpil, yaklaştırma, ayrıcalık, vb. işlerden birinin söz konusu olmadığını belirtir. Kur'an, putperest Araplara ve kitap ehline şefaat için böyle bir ayrıcalık tanımadığı, yetki, hak, söz, vermediği gibi, Müslümanlara ve Hz. Muhammed'e de böyle bir şey verdiğini söylememiştir. Aksine, bu konudaki inanç ve iddiaların yanlış olduğunu belirtmiş ve Keyf Suresi'nde "Kim Rabbine kavuşmak istiyorsa, salih amel işlesin ve Rabbine kullukta hiçbir kimseyi ortak koşmasın." demiştir.

Durum bu kadar açık olduğu halde âhâd/tek kişinin rivayet ettiği ve daha çok peygamberleri yarıştıran, Kitap Ehli'nin kültürünü yansıtan birtakım rivayetlerden hareketle Kur'an ayetleri yönlendirilmiş ve Hz. Muhammed'e bazılarında mahşer aşamasında, bazılarında ise cehennemde yanma aşamasında olmak üzere şefaat etme misyonu verilmiştir. Konu ile ilgili bütün rivayetler tek kişinin verdiği haberler/ahad olup hem Kur'an'a aykırı, hem de inanç oluşturmaya elverişli değildir. Nitekim alimler bunları değişik yönlerden değerlendirmiş ve inanç oluşturmaya elverişli olmadıklarını, inkar eden kişinin bundan dolayı inancına zarar gelmeyeceğini belirtmişlerdir.

Aslında sayısı yüz seksene varan şefaat lehindeki hadislerin çoğunun aynı hadisin mükerrer isnatları olduğu göz önüne alınırsa, bunların da gerçek sayısının yüz seksen civarında değil, on üç civarında olduğu kabul edilebilir. Ne var ki, şefaat lehine hadisler -muhtemelen Hz. Peygamber'i yüceltmek amacıyla- tercih edilmiş ve hadisçiler ve diğer İslam uleması tarafından yaygınlaştırılması temin edilmiştir.

Şefaatle ilgili hadis rivayetlerinin kaynaklardaki gelişiminin kronolojik olarak incelenmesi yanında, ayrıca bu rivayetlerin epistemolojik değeri üzerinde durulmuş, bunların mütevatir değil âhad oldukları, mütevatir olduklarını iddia edenlerin iddialarının temelsiz ve geçersiz olduğu; âhad hadislerle 'şefaat' gibi önemli bir konuda karar vermenin mümkün olmadığı da ortaya konmuştur. Ayrıca, şefaat konusuyla ilgisi bulunan 'vesile' meselesi de incelenmiş, "Ey iman edenler! Allah'tan korkun, sizi O'na yaklaştıracak vesile arayın ve O'nun yolunda cihad edin ki, kurtuluşa erersiniz" ayetindeki vesilenin şefaatle herhangi bir ilgisinin bulunmadığı, Kur'an'daki vesilenin iman, salih amel ve duadan başka bir manaya gelmediği sonucuna ulaşılmıştır.

Özetle, Kur'an'da şefaatin varlığı ve hesap günü Hz. Peygamber'in şefaat edeceği yolunda kesin herhangi bir delil bulunmamaktadır. Bilakis Kur'anî öğreti tamamen "şefaat anlayışı"nın karşısındadır. Sadece bir iki ayetin zorlama te'villere tabi tutularak, şefaat diye bir şeyin varlığının ileri sürülmesi ise mümkün değildir.

Böyle olunca, şefaatin varlığına dair hadislerin Kur'an-ı Kerim'e ters düştüğü anlaşılmaktadır. Bu rivayetlerin zaten âhad olması itibarıyla kesinlik ifade etmemesi, birçoklarının kaynak ve isnat açısından problemli olması, ayrıca şefaat karşıtı başka rivayetlerin mevcudiyeti, diğer yandan Hz. Peygamber'in bırakın ahirette, bu dünyada bile suçlularla ilgili şefaat teşebbüslerini şiddetle reddetmesi, biz Müslümanların şefaat konusunu tekrar gözden geçirerek, bu dünyada büyük günah işleyenlerin -çünkü bazı hadis rivayetleri şefaatin büyük günah işleyenler için olduğunu açıkça ifade etmektedir- ahirette ne için affedileceklerini, bunun insanların yeryüzünde günah, zulüm ve bozgunculuktan uzaklaşmaları için gönderilen İslam'ın hangi hedeflerini gerçekleştirmeye yaradığını iyice düşünmemiz gerekir.

Bu dünyada suç işleyenlerin affedilmesi yönündeki bazı taleplere -kuşkusuz ahlaki olmadığı için- karşı çıkan Hz. Peygamber'in, ahirette pek çok büyük günah sahibinin affedilmesini sağlamak için çaba harcaması mümkün müdür! O zaman Kur'an-ı Kerim'in, "Kim zerre miktarı iyilik yaparsa onun karşılığını görür, kim de zerre miktarı kötülük yaparsa onun karşılığını görür, " ilkesi anlamsız ve gereksiz olmuş olmaz mı!

Türkçe'ye İslam Hukuk Felsefesi adıyla çevrilen kitabın yazarı Tahir b. Âşûr, Peygamberden rivayet edilen hadislerden bazılarının Kur'an'ın açıklanması bağlamında, bazılarının da kada, fetva, imamet/yöneticilik ve benzeri bağlamlarda ele alınması gerektiğini, dolayısıyla tüm hadislerin zaman ve mekan üstü görülmemesi gerektiğini söyler. Siz de hadisleri dönemsel/tarihsel ve evrensel olarak görüyor musunuz!

Hadis kitapları Hz. Peygamber'in söylediği kabul edilen çok sayıda rivayet içermektedir. Bunlardan sahih olanların öteden beri dinsel, yöresel ve tarihsel gibi kısımlara ayrıldığı bilinir. Mesela, kitabımızda belirttiğimiz gibi, rivayetler konusunda en bağnaz alimlerden İbni Kuteybe hadisleri şu üç gruba ayırır:

a) Cebrail'in Allah'tan getirdiği Sünnet. "Kadın, halası ve teyzesi üzerine nikah edilmez", "Süt emme ile haram olanlar neseben haram gibidir", "Bir veya iki emme ile haramlık gerçekleşmez" rivayetleri gibi.

b) Allah'ın Rasulü'ne Sünnet kılması mubah kıldığı, bu hususta kendi görüşünü (reyini) kullanmasını emrettiği Sünnet. İpeği erkeklere haram kılması, ama -hastalıktan dolayı- Abdurrahman b. Avf'a ipek giymesine izin vermesi, Mekke'nin ot ve ağacının kesilmesini yasakladığı halde Abbas b. Abdulmuttalib'in isteği üzerine izhir otunu koparmayı serbest bırakması, fetihten sonra hicreti yasaklarken Mücaşi' b. Mesud'a hicret için izin vermesi vb.

c) Edep maksadıyla Sünnet kıldığı şeyler. Bu Sünneti işlersek ondan dolayı sevap kazanırız, terk edersek, bize herhangi bir günah olmaz. Sarığın ne şekilde sarılacağını emretmesi ve pislik yiyen hayvanın etini yemeyi ve hacamat/kan aldırmaktan elde edilen kazancı yasaklaması.

Görüldüğü gibi, Sünnetin bir kısmının Kur'an gibi vahiy olduğunu söyleyen İbni Kuteybe, birinci şıkta sözü edilen ve Kur'an'ı açıklayan Sünnetin dışında, diğer Sünnetlerin Rasulullah'ın kişisel tasarrufu olduğunu söyler. İbni Âşûr de Hz. Peygamber'in kimi sözleri, uygulamaları, karar ve hükümlerinin bağlayıcı dinsel nitelikte olmayıp tarihsel, geleneksel ve yol gösterici türden olduğunu söylerken bunları kastetmektedir. Bunlardan örneğin tıp, tarım, alış veriş, sanat ve ticaret, giyim kuşam, rutin hayat işleri vb. konularda Kur'an'ın açıklaması olarak gerçekleşmeyen Sünnet, o toplumun rutin yaşantısını yansıtır. Söz ve uygulamalarıyla genel olarak Sünnetin bu şekilde değerlendirilmesi yanlış olmaz. Çünkü bu tür işler, Hz. Peygamber'in Kur'an'ı tebliğ etme ve beyan etme/açıklama görevleri dışında olan işlerdir.

Kitabınızın adı Hz. Muhammed'i Doğru Anlamak iken, ikinci cildin büyük bir kısmını Hz. İsa ile ilgili konulara ayırmışsınız. Bunun sebebi nedir! Bir de Hz. İsa tekrar gelecek mi!

Hz. İsa ile ilgili Kitap Ehli'nin kültürü zaman içinde İslam kültürüne yoğun bir şekilde sızmıştır. Bu kültürün en önemli boyutlarından biri, Hz. İsa'nın ölmesi, dirilmesi ve kıyametten önce gelip birtakım işler yapmasıyla bilgilerdir.

Kur'an'a göre Hz. İsa olağanüstü bir şekilde doğmuş, peygamberlik yapmış, asılmadan ve öldürülmeden diğer insanlar gibi eceli geldiğinde ölmüştür. Ama mevcut Hıristiyan kültüründe İsa'nın kimliği, tabiatı, misyonu, peygamberlik süreci, ölümü ve sonrası tam bir Arap saçına dönmüştür. Yahudiler onun peygamberlik ve Mesihliğini reddederken, Hıristiyanlar onu tanrı konumuna çıkarmakta, genelde Müslümanlar da sözde öldürülmesinden sonra dirilmesi, kıyamete kadar gökte yaşaması ve kıyametten önce dünyaya gelerek hayata müdahale etmesi ile ilgili anlayışa katılmakta, bu konularla ilgili kitaplarda yer almış rivayetlere doğru dinsel bilgiler olarak inanmaktadır. Müslümanların geneli İsa'nın kıyamete kadar gökte bizim gibi yaşadığına ve kıyametten önce gelerek İslam şeriatını uygulayacağına, bunun yanında Deccal'i ve domuzu öldürmek, haçı kırmak, cizyeyi kaldırmak gibi birtakım işler yapacağına inanırlar.

Oysa Ahzab Suresi'nde, "Muhammed içinizden her hangi bir adamın babası değil, Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilendir." denilerek son peygamberin Hz. Muhammed olduğunu bildirildiği gibi, Hz. Muhammed de sahih rivayetlerde"Ben peygamberlerin sonuncusuyum" demektedir. Hadis kitaplarındaki Hz. İsa'nın kıyametten önce sözde gelmesiyle ilgili rivayetleri Hz. Muhammed'in son peygamber olduğunu bildiren bu ve başka ayetler ve hadislerle bağdaştırmak için bu kültürü savunan Müslümanlar "Peygamber olarak değil, Hz. Muhammed'in şeriatını uygulayan bir vatandaş olarak gelecektir" türünden türlü teviller yapmakta ve Kur'an'ı söz konusu rivayetlere uydurmaktadırlar. Bu yorumları ve tartışmaları bir yana bırakarak her şeyden önce şu soruların cevabını vermemiz gerekir:

a) Son peygamber Hz. Muhammed olduğuna göre, Hz. İsa peygamber olarak gelmeyecek demektir.Peygamber olarak gelmeyecekse, o zaman onun yapacağı işleri Müslümanlardan bir kişi de yapabilir demektir. Böyle ise gelmesine ne gerek vardır!

b) Peygamber olarak gelmemesi onun için bir ikram değil, rütbesinin sökülmesi gibi bir ceza olur. Acaba Hz. İsa ne suç işlemiştir ki rütbesi sökülen bir subay gibi, peygamberliği geri alınacak kadar büyük bir cezaya çarptırılmaktadır!

c) İslam ve Müslümanlar kıyamete kadar süreceğine göre, onların işlerini neden kendileri ve peygamberleri yapmayacak da, Mesih olarak geleceği ve neredeyse dünyada cennet ortamını gerekleştireceği iddia edilen başka bir peygamber gelip yapacaktır!

d) Kabrinde diri olduğu, vücudunu toprağın yemediği, kendisine yapılan seslenmeleri işittiği, insanlar arasında ruhu ve bedeni ile dolaşıp görüştüğü, insanların rüyasına girdiği ve yol gösterdiği, hayatta tasarruf ettiği iddia edilen Hz. Muhammed, acaba bu niteliklerinden ve peygamberlik misyonundan vazgeçmiş olacağından mı onun yerine Hz. İsa gelip bu işleri yapacaktır!

e) Siyer yazarları hemen her konuda Hz. Muhammed'i şampiyon yapma anlayışlarının aksine, bu konuda Hz. Muhammed'i devredışı bırakacak ve unutturacak kadar nasıl oyuna gelmiş ve Hz. İsa'nın sözde gelişiyle ilgili rivayetlere nasıl göz yummuşlardır!

f) Bütün insanların doğması ve ölmesi Allah'ın sosyal yasası iken ve kimsenin bu yasanın dışında olduğunu belirten dinsel hiçbir nas yok iken, Hz. İsa'nın bu yasanın dışında olduğu ve kıyamete kadar Allah'ın yanında bizim gibi yaşadığı, kıyametten önce geleceği nasıl iddia edilebilir!

g) Müslümanlar, bir rivayetin inanç temeli olabilmesi için mütevatir olmasını şart koşarken, Hz. İsa'nın gömüldüğü yerden dirildiğini ve göğe çıktığını hayal meyal gördüğünü iddia eden bir-iki kadının haberine inanç temeli olarak nasıl inanırlar! Üstelik bu haber, tahrif edildiğine inandıkları İncil'de veriliyorsa, bunun inanç temeli olabileceğine nasıl güvenirler ve Kur'an'da Hz. İsa ile ilgili ayetleri bu muharref/apokrif bilgiler ışığında nasıl yorumlayabilirler!

h) Hz. İsa'nın kıyamet öncesinde sözde gelmesini anlatan rivayetlerin içeriği Kur'an'a, akla, tarihi gerçeklere, sosyal yasalara, hayatın gerçeklerine aykırı olduğu halde, bunlara güvenilerek Kur'an ayetleri nasıl yorumlanabilir! Örneğin, konu ile ilgili hadislerde belirtilen ve İsa Mesih'in gelmesinin arifesinde çoğalacağı söylenen irtidat, dinsizlik, yalan, Deccal'in ortaya çıkması gibi birtakım alametler Pavlus'un Selaniklilere yazdığı 1. ve 2. mektupta anlatılır. Bu konuda Tacettin Şimşek'inyeni çıkan "İsevilikten Hıristiyanlığa", adlı kitaba bakılabilir. Acaba hadis diye kitaplara giren Pavlus'un bu kehanetleriyle Kur'an nasıl açıklanabilir! Bu konuda Hayri Kırbaşoğlu'nun İslamiyat dergisinin 2004 yılının son sayısında "Hz. İsa'yı Gökten İndiren Hadislerin Tenkidi", başlıklı makalesine bakılabilir.

Bir yandan bunlar ve başka belirsizlikler, diğer yandan söz konusu rivayetlerin Kur'an'a ve başka gerçeklere aykırı oluşu gibi, Hz. İsa'nın dirilmesi, gökte yaşaması ve kıyamet öncesinde gelmesiyle ilgili rivayetlerin doğru olmadığını ve Müslümanların genelde inandığı bu şeylerin yanlış olduğunu belirtmek için Hz. Muhammed'i Doğru Anlamak kitabında Hz. İsa konusuna bu kadar geniş yer verme gereğini duydum. Çünkü bu, bir yerde inancı ve kültürü ayıklama, tashih etme ve gerçeği ortaya çıkarma görevidir. Umarım kitap okunur ve bugüne kadar insanların inandığı bu bilgilerin doğru olmadığını görme imkanı bulunur.

Teşekkür ederiz.
Haksöz Dergisi - Sayı: 173 - Ağustos 05

Yazı Hazırlık: Kitaphaber.net




Yazan: Haksöz
Yazı Kaynağı: Haksöz Haber


Yaratıcımız olan Allah'ın, hayatın anlamı ve akıbeti hakkında elçilerinin sonuncusu Hz. Muhammed (s) aracılığıyla insanlığa ilettiği haber/hidayet, Kur'an-ı Kerim'dir. Bu temel haberin ve ölçünün kavranması ve uygulanmasında örnek alacağımız öncü insan ise Rabbimizin hikmet ihsan ettiği ve bizim gibi bir kul olan Allah'ın Elçisi Hz Muhammed'dir. Hz. Muhammed, Allah tarafından seçilmiş, en büyük ve biricik mucizesi Kur'an olan; sadece Araplara değil, bütün insanlara hidayeti ve aydınlığı taşıyan son peygamberdir

Kur'an'ın hitap ettiği bir peygamber anlayışına kavuşmak, itikadımızı berraklaştıracak ve amellerimizi dosdoğru kılacak ölçüyü elde etmenin mihenk taşıdır. Bu bağlamda Ekin Yayınları tarafından yeniden okuyucusuna sunulan "Hz. Muhammed'i Doğru Anlamak", Peygamberimizi doğru anlamanın doğru bir Allah ve Kur'an algısı ile mümkün olabileceğini işliyor. Prof. Dr. İbrahim Sarmış'ın kaleme aldığı kitap, mezhebi ve felsefi tartışmalarla üretilmiş olan değerlerle değil; Rabbimizin ilettiği vahyi ölçülere dayanan doğru bir rasul algısını ortaya koymaya çalışıyor.

Sarmış'ın "Allah'ı Doğru Anlamak", "Kur'an'ı Doğru Anlamak", "Hz. Muhammed'i Doğru Anlamak" olmak üzere üç aşamalı olarak planladığı çalışmaların ilki olarak neşredilen bu kitap; Hz. Peygamber'in nebevi misyonunu zedeleyen, Kur'an'ın konu etmediği ve tarih içerisinde kurgulanmış beşer üstü özelliklerinden, onun söz ve uygulamalarının dindeki yeri ve değerinin ne olduğuna değin pek çok konuya açıklık getiriyor. Gaybı bilip bilmediği gibi günümüzde de halen Müslüman çoğunlukların itikad mevzuu yaptıkları zanni konularla birlikte, hadis kitapları vb. kaynaklarda Hz. Peygamber'in yaşadığı/tecrübe ettiği ya da değindiği iddia edilen konularda da Kur'an'ın yaklaşımları ve rivayetlerin sıhhatine ilişkin tahlillerde bulunuyor.

Eser, vahyin korunmuşluğu meselesi ile de bağlantılı olarak Kur'an'ın toplanması, kitaplaştırılması ve çoğaltılmasına ilişkin Kur'an tarihi ile ilgili konularda da tarih içerisinde oluşturulan ve halen yerli yabancı şarkiyatçıların Kur'an hakkında şüpheler oluşturmak için sarılageldikleri zanni bilgilerin muhtevası ve kökenlerini de tartışarak, sağlam bir itikadın ancak sağlam temeller üzerinde yükselebileceği düsturunu pekiştirmeye çalışıyor.

Kitapta tüm kurgusal/tasavvur edilmiş algılara ve zanni-gaybi bilgilere karşılık, Kur'an merkezli bir peygamber anlayışını oluşturmaya, daha doğru bir ifadeyle vahyi olanın üzerindeki örtüleri kaldırmaya çalışan Sarmış, bid'at ve şefaat gibi konuları da ayrıntılı bir şekilde irdeliyor. Tarih içerisinde oluşturulmuş/tahrif edilmiş anlayışlarla birlikte, "iman-amel bütünlüğü", "adalet", "yönetim", "şura", "içtihad" gibi konulara da değinen Sarmış, Hz. Peygamber'in doğru anlaşılmasına ilişkin tamamlayıcı pek çok hususa kitapta yer veriyor.

Üzerinde yıllardır ilmi çalışmaların yapıldığı ve çeşitli kitap, dergi ve makalelere konu olmuş hususların toplanıp tartışılması eminiz ki okuyucuya da büyük kolaylık sağlayacak, bu konularda çalışma yapacak araştırmacılara da perspektif ve kaynak/malzeme kazandıracaktır. İki cilt halinde yayınlanan, büyük boy ve hacimli bir kitap olan "Hz. Muhammed'i Doğru Anlamak", kütüphanemizden eksik edemeyeceğimiz bir kaynak kitap olmakla birlikte, ders halkalarında birlikte okuyabileceğimiz bir çalışma kitabı niteliğinde.

Yazı Hazırlık: Kitaphaber.net




Yazan: Hamza Türkmen
Yazının Kaynağı: Haksöz Haber


Kur'an, Hz. Muhammed (s) aracılığıyla tebliğ edilen ve Yaratıcımız katından bildirilen evrensel son mesajdır. Son mesajı, vahyin yönlendirmesi ve Rabbimizin lütfuyla en iyi anlayan ve yaşamında örneklendiren, Kur'an'ın yaşamlaştırılmasında en ideal modeli ve model davranışları sergileyen Hz. Muhammed'dir.

Hz. Muhammed hem Allah'tan vahiy alan bir rasul/nebi, hem de aldığı vahyi tebliğ eden ve uygulayan bir insandı. O rasullük görevi yanında bir kuldu ve kulluk görevini de yerine getirmekle mükellefti. Bütün insanlar yaratıcılarına kulluk yapmak için yaratılmışlardı. Kulluk ölçülerini bildiren Allah'ın vahyi idi ve o, aldığı Kur'an vahyini bir kul olarak hayatında en doğru bir şekilde uygulayan tüm Müslümanlar için örnek bir insan oldu.

Kur'ani mesajın ilk örnek uygulayıcısı olarak Allah'ın elçisi olan Hz. Muhammed'in rolünü ve örnekliğini doğru algılamak, Kur'ani mesajın doğru kavranması ve günümüz şartlarında örneklendirilmesi için vazgeçilmez sorumluluktur. Okuduğumuz Kur'an'da, onun vahye tanıklık konusunda Müslümanlar için ilk şahit (2/143), vahyin yaşanması konusunda usvetun hasene [en güzel örnek] (33/21) olduğunu görüyor ve Kur'an ayetlerindeki bütünlük içerisinde onun mümtaz öncülüğünü kavrayabiliyoruz.

İnsanlara Kur'an vahyini taşıyan Rasulullah'ın örnek konumu ve fonksiyonu ilk dönemlerde Kur'an'ın muhkem ayetlerinin rehberliğinde anlaşılırken, tarihi süreç içinde ona duyulan sevginin abartılması sonucunda üretilmiş birtakım beşeri değerler devreye girmeye ve Hz. Muhammed hakkında farklı tartışmalar yapılmaya başlandı. Rasullere yönelik sevginin abartılması, çoğu zaman bir insan olan bu elçileri sünnetullah sınırını zorlayarak süreç içinde yüceltmeye yöneltmişti. Bu yüceltmeyi Hz. Uzeyr ve Hz. İsa örneklerinde görüyoruz. Elçilerini yaratıcının oğulları pozisyonuna dönüştüren Yahudilerdeki ve Hıristiyanlardaki bu yüceltmenin, farklı biçimlerde İslam kültüründe de Hz. Muhammed hakkında izlerine rastlanmıştır. Hz. Muhammed'in konumu hakkında muharref bir yüceltme psikolojisi içinde üretilen abartma ve kutsama biçimindeki sapma, modern dönemlerde vahyi bildirimin modernizmin gereklerine göre rasyonalize edilmeye çalışılmasıyla Hz. Muhammed'in konumu hakkında oluşturulan daraltma ve tahfif biçimiyle de karşımıza çıkmaktadır.

Hz. Muhammed'in Kur'an'ı yaşamlaştırması ve rasullük misyonu açısından konumunun doğru anlaşılması, vahyi bildirimin bir gerekliliğidir. Bu konudaki gerek gelenekçi, gerek modernist sapmalara karşı, tarihi veya modern kültürün ürettiklerine göre değil, Rabbimizin ilettiğine göre bir rasul telakkimizin olması gerekmektedir. İslam tarihi içinde gerek felsefi, gerek fıkhi ve siyasi yaklaşımlar, gerekse rivayet disiplinleri ile Hz. Muhammed hakkında oluşturulmuş muharref kültür ve inançlardan arınarak, son nebi/rasulü vahyi bildirimler çerçevesinde sahih bir şekilde tanımak, temel ibadi görevlerimizden birisidir.

İbrahim Sarmış, ifade ettiğimiz bu kaygı düzleminde, Peygamberimizin konumunu ve onunla ilgili rivayetleri vahyin ışığında irdelemek ve sahih olanı ortaya koyabilmek için Hz. Muhammed'i Doğru Anlamak* başlıklı önemli bir çalışma gerçekleştirmiştir. Prof. Dr. İbrahim Sarmış, Selçuk İlahiyat Fakültesi Arapça Kürsüsü'nde gerçekleştirdiği öğretim görevliliğinden 28 Şubat mantığının bir sonucu olarak uzaklaştırıldıktan sonra yaptığı bu çalışmasını kendi çabalarıyla Konya'da yayınlamış. Kitap her biri 498 sayfadan oluşan iki cilt halinde basılmış.

Kitabın ikinci cildinde gösterilen bir şemada, ilk dönemlerde oluşan din anlayışının öncelikli referansları şu şekilde sıralanıyor:
1) Kur'an
2) Sünnet/Hadis
3) Tefsir, Fıkıh, Kelam, Siyer, Tasavvuf, Tarih, Felsefe, vd.
4) Halk İslamı. Sonraki dönemlerde oluşan din anlayışının referans sıralamasının ise şemada tamamen tersine dönüştüğü gösteriliyor (s. 70).

Sarmış, kitabına Allah-Kur'an-Peygamber olmak üzere İslam'ın üç temel halkasının var olduğuna dikkat çekerek başlıyor. Ve kitabı boyunca Allah'ın Kur'an'daki bildirimleriyle tanıttığı doğru bir peygamber tasavvurunun ne olduğunu ortaya koymaya çalışıyor. Sarmış, kitabının bütününde insanlar için örnek alınacak bir insan-rasul portresi üzerinde duruyor ve Kur'an'ın O'nun için çizdiği insan peygamber portresini netleştirmeye çalışıyor. Bunu yaparken sadece tanıtıcı değil, yanlış telakkileri eleştirici bir yaklaşım da sergiliyor.

Kitap'ta Rasulullah'ın konumuyla, bilgi kaynağıyla, görevleriyle ve yetkisiyle ilgili vurgular öncelikle Kur'an ayetleriyle anlatılmaya ve bu ayetlerin açılımı olan hadis rivayetleriyle de detaylandırılmaya çalışılmış. Ancak hadis rivayetlerinde değer olarak 1. el ve 2. el hadis kitaplarının farklılığına dikkat çekilse de, Hz. Muhammed'in dindeki rolünü anlatımda Kur'an'daki gaybi bildirimleri aşan, vahyin mantığına, sünnetullaha, eşyanın kaderine aykırı olan rivayetler 1. el ve 2. el hadis kaynağı ayrımı yapılmaksızın Kur'an bütünlüğü içinde eleştirilmiş. Öncelikle risalet öncesi yaşamında rasullüğe hazırlanması için "kalbinin yıkanması", "nübüvvet mühürü", "Rahip Bahira'nın işaretleri", "Nur-ı Muhammed" gibi gayp alanına ait veya eşyanın tabiatına aykırı olarak aktarılan rivayetlerin hem Kur'an ayetleriyle, hem vakıa ile, hem sünnetullah ile bağdaşmadığı belirtilmiş. Bu tür yaklaşımların Peygamber'i yüceltme zincirinin halkaları olduğu belirtilen kitapta, Kur'an-ı Kerim'de Rasulullah'a itaatle ilgili ve onun en güzel örnek olduğu ile ilgili ayetlerin bulunduğu, ama Kitab'ın hiçbir yerinde "Peygamberi sevin" gibi bir ibarenin geçmediği (s. 236) belirtilmiş.

İbrahim Sarmış, değişik başlıklar altında Rasulullah'ın kul/insan olan yapısını öncelikle öne çıkartmış. Ve Buhari'nin aktardığı bir hadisle de Rasulullah, insanlardan kendisini "Allah'ın kulu ve rasulu Muhammed" olarak tanımalarını, Allah'ın verdiğinden başka bir paye ile anmamalarını vurgulamış (s. 76). Bu bağlamda kitabın ikinci cildinde Kur'an'da Rasulullah'a yöneltilen uyarı ayetleri üzerinde de durulmuş.

Kitabın ilk bölümlerinde, insan özellikleri tam olan bir kişinin Allah tarafından seçilerek vahiyle irtibatlandırılmasına, önceki peygamberlerin kıssalarından alıntılarla açıklık getiriliyor. Örneğin İsra Suresi'nde belirtildiği gibi (17/90-93) kendisinden istenmesine rağmen Rasulullah'ın olağanüstülükler üretmediği ve unutma gibi insani zaaflar taşıdığı ayet ve hadislerle belirtiliyor. Onun cinler için değil kendi cinsinden olan insanlar için gönderildiği vurgusuyla birlikte, bu konuyla ilgili gaybi hadis rivayetleri eleştiriliyor.

Rasulullah'ın gaybı bilemeyeceğini gösteren ayetlere rağmen hadislere ve Osmanlı döneminde okunan Kara Davud, Muhammediyye, eş-Şifa gibi kitaplara bulaşan Kur'an'a aykırı rivayetler ve bu rivayetleri aktaran anlayışlar eleştiriliyor. Uzunca bir bölümde ise Kur'an'daki şefaat ve dua ile ilgili ayetlere aykırı olan telakki, davranış ve rivayetler ele alınarak kritiğe tabi tutuluyor.

Kitapta İslam'ın yaşanmasında model olan Peygamber'in örnekliği ile ilgili namaz, itaat, şura yöntemi gibi hususlar ele alınmış. İbrahim Sarmış, kılınması için Rasulullah'ı örnek aldığımız namaz ibadetinin erkan ve rekatlarını değerlendirirken katılmadığı iki yaklaşımı eleştiriyor. Birincisi Mevdudi'nin konuyu gayri metluv/yazılı olmayan vahiy ile açıklaması ki Sarmış bunu, Rasulullah'ın yaşadığı toplumda oruç ve tavaf gibi namazın da bilindiğini ve kılındığını belirterek cevaplıyor. İkincisi de "Mirac'da namazın elliden beş vakte indirme seansları" (s. 239) ile açıklanması ki, Sarmış bunu Allah'ın, kullarının ne yapacağını bileceği ve abes iş yapmaktan münezzeh olduğu tespitiyle reddediyor. Sarmış, Rasulullah'ın İbrahimi uygulamayla sürdürülen namazı içtihadı ile kılmaya devam ettiğini ve Rabbimizin de bu eylemi onayladığını belirtiyor.

Sarmış, işlediği konularda, bu konular üzerinde çalışan yazarların mutabık olduğu tespitlerini parçalar halinde kitabına iktibas etmiş. Görüşlerinden yararlanarak iktibasta bulunduğu kişilerden bazıları şunlar: Muhammed Abduh, M. İzzet Derveze, Seyyid Kutub, Ebu'l A'la Mevdudi, Mahmut Şeltut, T. Abdulkadir Hamid, M. Ali Durmuş, Mustafa İslamoğlu, Hayri Kırbaşoğlu, Hatice Kelpeten Arpaguş, Mehmet Paçacı, Celaleddin Vatandaş, Mehmet Emin Özafşar, Yıldırım Canoğlu vd.

Sarmış, Rasulullah'ın konumunun ve işlevinin, onu sadece vahyi tebliğ eden/aktaran olarak görenler ve örnekliğinin tarihsel olduğunu savunanlar tarafından anlaşılamayacağını belirtirken; onun hakkında kitaplara geçirilerek aktarılan ve hadis diye adlandırılan rivayetlere onun sözü veya uygulaması olduğu kabulüyle kesin inanç beslenmesinin de önemli yanılgılar ve yanlışlıklar oluşturduğunu vurgulamaktadır (s. 243). Ayrıca Rasulullah'la ilgili rivayetleri kitaplarda toplayan insanların yanılmaz olduğunu kabul etmenin, "Atalarımızın yapar bulduğu şeye uyarız" (2/170) mantığını çağrıştırdığını belirtmektedir. Ancak kitapta, vahyi ayetlerle hadislerin eşdeğer olmadığı işlense de; gerek yazarın tespitlerinde gerek yararlı görülerek yapılan alıntılarda Rasulullah'ın vahye tanıklık yaptığı söz ve davranışlarının bilgisine nasıl ulaşacağımızla ilgili yeterli bir usul bilgisine rastlanmıyor. Hadislerin Kur'an ayetleriyle yapılan değerlendirmelerindeki genel tutarlılık, Rasulullah (s) ile ilgili bağlayıcı bilgileri nasıl tanımlayacağımız ve bu bilgilere nasıl ulaşacağımızla ilgili soruların cevaplarını tartışmaya açık bırakıyor.

Gerek Kur'an ayetlerinden nelerin nesh edildiği ve bazı rivayetlerin de Kur'an'a yeniden ilave edilmesi gerekliliği ile ilgili Buhari ve Müslim'in hadis mecmualarından aktarılan (s. 268-271 vd.) haberler; gerek "ayın yarılması", "cinlerle temas" veya "recm" gibi konulardaki rivayetler, Kur'an bütünlüğü içinde izah edilerek bu konuların vahiy mantığına aykırılığı sergileniyor. Ancak gerek gayb alanıyla gerek gerçeklik alanıyla ilgili bu tür haberlerin kat'ilik ve zannilik açısından nasıl bir değer taşıdığı ve hangi usul çerçevesinde değerlendirilmeleri gerektiği ile ilgili somut bir ölçünün öne çıkartılmaması bu çalışmanın önemli bir eksiği olarak beliriyor.

Yazar, Sünnet'in dindeki yeri ve değerini dört bölümde ele alıyor: (s. 249)
1) Sünnet'in bağlayıcılığı,
2) Sünnet'in öğüt/tavsiye, nafile veya mendup olması,
3) Öteki din ve inanç gruplarına muhalefeti ifade etmesi,
4) Sünnet'in yöresel ve töresel boyutu. Sünnetin bağlayıcı olup olmamasını bu başlıklar altında değerlendiren Sarmış, Sünnet tanımında da Rasulullah'ın sözleri/hadisleri ile uygulamalarını birleştirmektedir. Rasulullah'ın, dinde itaati zorunlu olmayan tavsiye ve mendup niteliğindeki örnekliğini izlemenin bağlayıcı olmadığını belirten Sarmış, bunların din terminolojisinde nafile/tatavvu' diye adlandırıldığını; ama halkın dilinde ise bu tür rivayet ve uygulamalara Sünnet dendiğini belirtmektedir. Oysa halk dilinde Sünnet denilen nafilelerle ilgili bu keyfiyete, bizzat Hadis Ekolü ve çoğu fakihler de Sünnet demektedir. Özellikle Hadis Ekolü, nafile veya o günün şartları içinde tavsiye olarak kabul edilen bu tür rivayetleri, bağlayıcı olup olmadığı şeklinde ayrıştırmadığı içindir ki, halk dilinde nafileler/"Sünnet" dinin esaslarından olarak algılanmaya başlanmıştır. Bu tarz kavram ve anlam karışıklıklarına son vermek için, hadisleri Sünnet'in içine dahil etmek yerine, Sünnet ve hadis tanımlarını belirginleştirmenin daha doğru olacağını ifade edebiliriz.

Sünnet'i, Rasulullah'ın Kur'an'dan anladıklarını sözü, davranışı ve sükutu ile tanıklaştırarak yaşamlaştırdığı bir vakıa olarak tanımlamanın daha yalın ve anlaşılabilir olduğunu söyleyebiliriz. Böylece İslam'ın yaşandığı bu ilk model vakıa bilgisine nasıl ulaşacağımızı ve bu vakıanın kendi dönemiyle kayıtlı ve dönemini aşkın hükümlerinin ne olduğunu fıkhetme sorumluluğumuz belirecektir.

Sünnet'e ulaşmanın birinci ve kesin yolu, bağlayıcılığı açısından zamanı aşkın olan Sünnet vakıasının bize kesintisiz uygulamayla ulaşan şeklidir. Yani bu çerçevede yapılacak tanımlamada, aslı salat/namaz gibi Kur'an'da bulunan ve tüm Müslümanları ilzam eden hükümlerin Rasulullah'ın uygulaması olarak bize kadar taşınması ("kesin haber"/mutevatir haber) söz konusudur.

Sünnet'e, yani bizim için ilk model uygulamanın bilgisine ulaşmanın ikinci ve "zanni" yolu ise hadisler olmalıdır. Hadisler ise sadece kesin örnekliğe (Sünnet'e) ulaşmada sözlü olarak zanni bilgi aktarımını yani zanni rivayetleri ifade ederler. Sünnet, Kur'ani emirlerin Rasulullah tarafından uygulanmasıdır; vakıadır. Hadisler ise 'sahih kabul edilmeleri halinde bile- bu vakıa hakkındaki haberlerin sahabe, tabiun ve sonrakilerin zanni aktarımlarıdır.

İbrahim Sarmış, Hadislerin taşıdığı zaafları, zaten Kur'an ayetleriyle hadislerin durumunu birbiriyle karşılaştırırken işlemiş. En başta Kur'an ayetleri korunmuştur; hıfzı Rabbimizin garantisinde olmak üzere yazılmış ve ezberlenmiştir; ve Rabbimizin vahyi hitabı lafzen korunarak günümüze kadar aktarılmıştır. Hadisler ise ilahi koruma altında değildir; risalet boyunca ezberlenmemiştir; ve lafzen değil mana itibariyle aktarılmışlardır. Yani Rasulullah'ın ağzından çıktığı iddia edilen hadisler, motomot/lafzen değil, akıllarda kaldığı kadarıyla mana üzerine aktarılmışlardır ki bu nedenle Sünnet'in mütevatir uygulaması dışında, kesinlik taşımazlar (s. 267-322).

Kitabın ikinci cildinde Ehli Kitab'ın Kur'an'a inanmak ve Hz. Muhammed'e uymak konusunda yükümlü olup olmadıklarıyla ilgili çalışma, Kitab'ın konusunu oldukça aşmış, Yahudilikteki, Hıristiyanlıktaki ve Müslümanların kültüründeki Mesih ve Mehdi inançlarını ele alan önemli bir incelemeye dönüşmüş. Konusunda oldukça faydalı gördüğümüz bu çalışmanın (s. II/121-339) ayrı bir kitap olarak basılmasının faydalı olacağını söyleyebiliriz. İkiyüz sayfayı geçen bu çalışmanın farklı bir kitap olarak basıldığında, Tacettin Şimşek'in İsevilikten Hıristiyanlığa adlı çalışmasıyla birbirini tamamlayacaklarını söyleyebiliriz.

Kitapta tartışılması gereken ama kenar kalan bazı kavramlar ve konular da mevcut. Örneğin ayetlerde geçen "kavim" kavramının "millet" olarak çevrilmesi, Rasulullah'ın Avrupa Sanayi Devrimi süreciyle ortaya çıkan "ulus" olgusunu (millilik/ulusallık) sanki kendi döneminde varmış gibi aşması (s. II/436); veya Mesihlik ve Hakikati Muhammediye gibi telakkilerin Müslümanların kültürüne arız olmasında ilk taşıyıcıların Şiilerin olduğu, bu arızaların Şiilikten Sünniliğe geçtiğini anlatan alıntıların (s. II/41) yapılması; veyahut Rasulullah'ın ilk çağrısını şahitlik (73/15) vasfına da aykırı olarak ve ayetlerle de delillendirilmeksizin üç yıl gizli yaptığı gibi konular bir kez daha gözden geçirilmelidir.

Yazarın, İslamoğlu'ndan iktibas ettiği "Kur'an-cılık sünneti toptan red ederken, sünnetçilik-hadisçilik buna misilleme olarak sünneti ve hadisi toptan vahye dahil eder" (s. 312) gibi bazı alıntılara açıklık getirilmemesi de tartışmaya açık noktaları gösteriyor. Bu alıntıda ikinci cümlecik şaz bir hali ifade ederken, Kur'ancılık ile de başka bir şaz tutum ifadelendirilmeye çalışılıyor. Hadis Ekolü'ne göre hadisleri Kur'an'a arz eden herkes Kur'ancıdır. Oysa İslamoğlu'nun işaret ettiği Kur'ancılık, insanlara peygambersiz bir din portresi çizmektir. Oysa Süleyman Demirel'in değişen dünyaya uymadığı gerekçesiyle ahkam'a ilişkin 230 ayeti tarihte bırakması gibi (s. 107) Kur'an'ın tümünü veya bir kısmını tarihselcilikle açıklayan birçok modernist de Kur'ancılıkla değerlendirilmektedir. Ama bu tür Kur'ancılar/tarihselciler tezlerini haklı çıkarabilmek için Kur'an metninde çelişkiler/nesh olduğunu ispat edebilmek amacıyla hadislere yapışmaktadırlar.

İster salim bir akıl ve hikmetle ayetlere yaklaşarak veya ister ayetlerin üzerini örterek, ister kelimeleri yerlerinden değiştirerek, ister tevhidi olmayan hükümleri Allah katındanmış gibi göstererek, ister vehimlerine Kur'an'dan iş'ari izler arayarak olsun, İslam'la kendini ifade etmeye çalışan herkes yaklaşımını Kur'an'la meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Yazar da din anlayışını belirleme de en öne temel olarak Kur'an'ı koymaktadır. Kur'an, İslam'ı anlamakta asıldır. Ekollerin "asıl" olarak rivayetlerini, akıllarını veya vehimlerini öncelemesi, Kur'an'a ittiba iddiasıyla da olsa şaz bir durumdur. Bu yaklaşımın modernisti veya gelenekçisi aynı şaz durum içindedir. Birisi Rasulullah'ın konumunu vahyi aktarımla sınırlı tutuyor ve örnekliğini yok sayıyorsa Kur'ancı olamaz; diğeri Rasulullah'ın konumunu Kur'an sınırlarını aşarak abartıyorsa ve Nur-ı Muhammediye anlayışında olduğu gibi kutsuyorsa da Kur'ancı olamaz. İster Kur'an ahkamını modern değerlerle uzlaştırıp Rasulullah'ın fonksiyonunu gözardı eden Seyyid Ahmed Han olsun; ister Rasulullah'ın cesedinin sağ olduğunu ve tasarrufta bulunduğunu (s. II/58) iddia eden İmam Suyuti olsun.

Yazar, "Hadisler, Kur'an'la Eşdeğer midir! " başlığı altında Rasulullah'a atfedilen bazı rivayetleri üç başlık altında değerlendirmiş:
1) Kur'an'a Aykırı Olanlar.
2) Bilimin Verilerine Aykırı Olanlar.
3) Sosyal-Tabiat Yasalarına Aykırı Olanlar. Ancak bu başlıklar altında ele aldığı rivayetlere hadis eleştirisi yapmak amacıyla değil, Rasulullah'ın konumu ve yetkisi açısından yanlış değerlendirilmemesi kaygısıyla yaklaşmaktadır. Sarmış'ın özellikle birinci ciltte (s. 323-496) Buhari ve Müslim'in hadis derlemelerinden aldığı ve Kur'an bütünlüğünde üç başlık altında eleştirdiği rivayetlerden bazıları şunlardır:

1. "Zina eden evli kadın ve erkeğin recm edilmesi",

"Bedir savaşında öldürülen yirmi dört müşrik ile konuşmasında Rasulullah'ın 'Allah'a yemin ederim ki onlar, söylediğimi en az sizin kadar işitiyorlar' hitabı",
"Müşriklerin öldürülen çocukları da babaları gibidir",
"Bir Yahudinin Rasulullah'a sihir yaptığı",
"Hz. Muhammed'in Allah'ı gördüğü ve konuştuğu",
"Yaşayanların ölü için ağlamaları sebebiyle ölünün azap çekeceği",
"Havva olmasaydı kadın kocasına ihanet etmezdi",
"Ölüm Meleği'ni Hz. Musa'nın dövmesi",
"Herkesin cennet ve cehennemde yerinin ve önceden mutlu veya bedbaht olacağının belirlenmesi",
"Hz. İbrahim'in, karısını krala kız kardeşi olarak takdimi",
"Müslüman bir kişi öldüğü zaman onun yerine Allah'ın bir Yahudiyi veya bir Hıristiyanı cehenneme koyacağı",
"Rasulullah'ın münafıklar için 70'den fazla af dilemeye devam etmesi",

2. "Süleyman Peygamberin yetmiş hanımı ile yatıp yalnız birinin hamile kalması ve onun da yarım çocuk doğurması",
"İsrailoğulları olmasaydı et kokmayacaktı",
"Yemeğin içine düşen sineğin hepten yemeğe batırılması",
"Doğan her insanoğluna şeytanın çarpması ve bu yüzden ağlayarak doğması",

3. "Hz. Muhammed'in kabirde azap çekenlerin seslerini duyduğu",
"Uğursuzluğun ancak kadında, atta ve evde olduğu",
"Müslümanların ahir zamanda Yahudilerle mutlaka savaşacakları ve taşların dile gelip arkalarına yaslanan Yahudileri ele vererek onların öldürülmesini istemesi",
"Rasulullah'ın minber olarak kullandığı kütüğü terk edince, kütüğün inek gibi böğürmesi",
"Hz. Muhammed'in istemesiyle güneşin yerinde bekleyerek batmaması"

manasında aktarılan örnek rivayetler ve benzerlerini İbrahim Sarmış, Kur'an bütünlüğünde, muhkem ayetlerle karşılaştırarak, Sünnetullah çerçevesinde ve eşyanın kaderi bağlamında ele alıp değerlendirmektedir. Kitabında değerlendirmesini yaptığı seçmiş olduğumuz rivayet örnekleri hadis olarak en sahih kabul edilen Buhari'nin ve Müslim'in hadis mecmualarında yer almaktadır. Sarmış, bir kısmına işaret ettiğimiz, Sahihayn'de geçen bu türden çok sayıda hadisten sadece sınırlı bir miktarını iktibas ederek yetindiğini ve amacının hadislerin Kur'an'la eşdeğer olmadığını belirtmek olduğunu vurgulamaktadır.

İbrahim Sarmış, bu çalışmasının gayesini kitabının sonuna doğru bir kez daha ortaya koymaktadır (s. II/354-356). İslam aleminin genelinde Müslüman kitleler sıkıntılar ve zorluklar karşısında çimentosuz harç gibi patır patır dökülmektedir. Müslüman kitleler neredeyse taşıdıkları kimlikten pişman olacaklardır. Haksızlıklar karşısında dut yemiş bülbül gibidirler. İnançlarından dolayı çektikleri sıkıntının öncelikli problemleri olmadığını bildirenler veya Müslüman kimliğini gizlemeye çalışanlar; ama zalimliklerine bakmadan güçlülerle birlikte görünmek için uğraş verenler gittikçe artmaktadır. Var olabilmek için karşıtına sığınmanın, Kalem Suresi'nde belirtilen müdahane/yağcılık olaylarının gittikçe arttığına dikkat çeken Sarmış sormaktadır: Hz. Peygamber'in gösterdiği direnç ve teslimiyet sayesinde elde ettiği sonuç ile bizim içinde bulunduğumuz durum ciddi bir zıtlık göstermiyor mu!

Rasulullah bir insandı. Ve insan takati nispetinde örnek alınacak bir model oluşturdu. Bizim bu modele uzaklığımız ilk önce peygamber tasavvurumuzdaki sapmalardan kaynaklanmaktadır. Çünkü bizim Rasulumüz örnek alınacak bir insan olmaktan çıkartılıp, mucizeleri ve olağanüstülükleriyle övünülecek ruhi bir varlık konumuna getirilmiştir.

Önce hayat tarzımızda örnek alacağımız insan peygamberi, Rabbimizin Kur'an'da ölçü ve sınırlarını gösterdiği tarzda algılamaya çalışmalıyız. Sonrası ise salih amel işlemede, direniş ve teslimiyette Rasulullah'ın Sünneti'ni ne kadar yaşamlaştıracağımız sorusunu ameli olarak cevaplamaya çalışmalıyız.

"Hz. Muhammed'i Doğru Anlamak", İslam'ı yaşamlaştırma mücadelesinde bilgilerimizi yeniden tazelemek ve değerlendirmek, yenilerimize de perspektif sunmak açısından yararlanılacak bir çalışma. Hayatımızı bölen modern saptırma ve şaşkınlıklara karşı konu konu ele alınıp ev toplantılarımızda, mahalli çalışmalarımızda, dost sohbetlerimizde değerlendirilebilecek bir tasarım. Önce modelimizi doğru anlamalıyız. Gerisi ameli sorumluluk.

* Prof. Dr. İbrahim Sarmış, Hz. Muhammed'i Doğru Anlamak, Konya, Şubat 2005.
Haksöz Dergisi

Yazı Hazırlık: Kitaphaber.net?


İÇİNDEKİLER

ÖNSÖZ
I- HZ. MUHAMMED PEYGAMBER OLACAĞI ZAMAN DÜNYANIN VE ARAP YARIMADASININ GENEL DURUMU
* Cahiliye Arap Toplumu O Gün En Kötü Toplum muydu!
* Peygamberlik Allah vergisidir
* Allah, Peygamber Adaylarını Seçer ve Hazırlar
* Hz. Muhammed'in Peygamber Olarak Gönderilmesi

II- HZ. MUHAMMED'İN GÖĞSÜ YARILIP KALBİ ÇIKARILMIŞ MIDIR!

III- DOĞAN VE ÖLEN PEYGAMBER
* Peygamberlik Mührü
* Rahip Bahira Olayı
* Hz. Muhammed'e Salât Ve Selâm Okumak Ne Demektir
* Veya Ahzab/56.Ayetin Anlamı Nedir!

IV- BİZİM GİBİ İNSAN OLAN PEYGAMBER

V- YALNIZ İNSANLARA GÖNDERİLEN PEYGAMBER

VI- DİĞER İNSANLAR GİBİ YANILAN VE UNUTAN PEYGAMBER

VII- HALKIN DİLİ İLE KONUŞAN PEYGAMBER
* Namazda Kur'an Yerine Çevirisi Okunur mu!
* Arapça Bilmeyenler, Namazda Okumak İçin değil,
* Anlamak İçin Kur'an'ın Mealini Okumalıdırlar

VIII- EN ÜSTÜN MAKAMI ALLAH'A KULLUK OLAN PEYGAMBER

IX- ALLAH TARAFINDAN UYARILAN VE YÖNLENDİRİLEN PEYGAMBER
a- Bedir Savaşı'nda alınan esirlerin öldürülmeyip salıverilmesi
b- Allah'ın helal kıldığını eşlerinin hatırı için kendisine haram etmesi
c- Gözleri görmeyen adama iltifat etmemesi
d- Savaşa çıkmamak için izin isteyen münafıklara izin vermesi
e- Müşrik olarak ölen yakınları için istiğfar etmesi
f- Toplumun tepkisiden korkarak Zeyd'den boşanan Zeyneb'le evlenmekten çekinmesi
g- Hainlerden yana olmaması için uyarılması

X- ALLAH TARAFINDAN KORUNAN PEYGAMBER

XI- HZ. MUHAMMED GÜNAH İŞLEMİŞ MİDİR!
* Şeytanın Şerrinden Nasıl Korunur!

XII- HZ. MUHAMMED BÜYÜLENMİŞ MİDİR!

XIII- BAŞKALARI GİBİ GAYBI/MEÇHULÜ BİLMEYEN PEYGAMBER
* Günümüzde Modern Müneccimlik

XIV- BÜYÜK AHLAK SAHİBİ OLAN PEYGAMBER

XV- İZLENMESİ VE İTAAT EDİLMESİ ALLAH'IN EMRİ OLAN PEYGAMBER

XVI- ÜMMÎ OLAN PEYGAMBER
A-Giriş

B-Kur'an'da Ümmi Kavramı
1. Bakara/78
2. Âl-i İmran/20
3. Âl-i İmran/75: Ehli Kitab'ın Küçümsediği Ümmiler
4. A'raf/157-158: Ümmî Nebî-Rasûl Ne Demektir!
5. Cum'a/2: Arabistan Araplarının Ümmî Oluşu

C-"Ümmî" Kelimesinin Geçmediği Ayetlerden Getirilen Deliller
1. Hz. Peygamber Daha Önce Bir Kitap Okumamış ve Yazmamıştır
2. 'Ümmî' Peygamber, Kur'an ve 'Ders Almışsın' Suçlaması
3- Peygamber Okuma-Yazma Bilmeyince Kâfirler Kuşku Duymamışlar mı!
4. Hz. Muhammed Nasıl Bir Peygamberdi!
5. Kur'an'da Yazıya Dair Telmihler

D- Hz. Muhammedin Okuma Yazma bilmediğine Delil Olarak Gösterilen Bazı Örnekler
1. İlk Vahiy Geldiğinde Hz. Peygamber'in 'Ben Okuma Bilmem' Dediği İddiası
2. Hz.Ömer'in Müslüman Olması
3. Hudeybiye Antlaşmasındaki Yazma Krizi
4. Rasûlullah'ın Vefatı Esnasında Kalem-Kâğıt İstemesi
5. Rasûlullah'ın Yazdığına Dair Başka Bazı Emareler
6. Medîne Döneminde Okuma Yazma Faaliyetleri
7. "Hesap ve Yazı Bilmeyen Ümmî Toplum"

E- Sonuç

XVII- İNSANLARA YOL GÖSTEREN PEYGAMBER

XVIII- KUR'AN'DAN BAŞKA MUCİZESİ OLMAYAN PEYGAMBER
* Mucize ve Helâk
* Ay'ın Yarılması Olayı
* Hz. Muhammed İçin Anlatılan Mucizelerin Kaynağı

XIX- İLK VE SON DEĞİL, SON PEYGAMBER

1- Nur'u Muhammedî/Hakikat-i Muhammediyye Aşırılığı
2- Hallâcı Mansur'un Hz. Muhammed hakkında aşırılığı
3- İbn Arabi'nin Hz. Muhammed hakkında aşırılığı
* İbn Arabi'ye göre Vahdeti Vücud
* İbn Arabi'ye göre Hakikat-i Muhammedîyye
4- Şair Busirî'nin Hz. Muhammed Hakkında Aşırılığı
5- Başka sûfilerin, Gazali, Suyuti ve Zehebi'nin Hz. Muhammed hakkında aşırılıkları
6- Fethullah Gülen'in Hz. Muhammed hakkında aşırılığı

XX- HEM NEBİ HEM RESUL OLAN PEYGAMBER
1. Rasûl ve Nebî Kelimelerinin Anlamı
a) Rasûl
b) Nebî

2. Geleneksel Anlayışta Rasûl-Nebî Tarifleri

3. Rasûl ve Nebî KelimelerininKur'ân'da Aynı Anlamda Kullanımları
a) Tüm Ümmetlere Gönderilmeleri Bakımından
b) İman Esasları Bakımından
c) Gönderilme Gerekçeleri Bakımından
d) Kıssalarının Anlatılması Veya Anlatılmaması Bakımından
e) Kendilerine Kitap Verilmesi Bakımından
f) Peygamberlerin Tafdîli Bakımından
g) Bazı Peygamberlere Yönelik İfadeler
* i. Hz. İbrahim ve Hz. Mûsâ
* ii. Hz. İsmâîl
* iii. Hz. Yahyâ
* iv. Hz. Îsâ
* v. Hz. Zekeriyâ, Hz. Yahyâ, Hz. İsâ, Hz. İbrahim, Hz. Mûsâ, Hz. İsmail ve Hz. İdrîs

4. Hz. Muhammed'in Risâlet ve Nübüvveti
* Rasûl ve Nebî Kelimelerinin Birlikte Geçtiği ve Bunun İkisinin Farklılığına Delil Gösterildiği Ayetlerin Yorumu
* Konunun Değerlendirilmesi

KAYNAKLAR
İNDEKS


Yayınevi

:

Düşün Yayıncılık

Seri Adı

:

İbrahim Sarmış Kitaplığı

Yayın Dili

:

Türkçe

Barkod

:

9786054195084

Sayfa Sayısı

:

496 Sayfa

İlk Baskı Tarihi

:

Fiyatı

:

22.00 TL

Satış Durumu

:

Satışta