BABANZADE'NİN 'MUKADDİME'Sİ ÜZERİNE...

Yazan : Asım Öz
Son devir Osmanlı alimlerinden Babanzâde Ahmet Naim Bey'in, 12 ciltlik Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi adlı kitaba yazdığı "Mukaddime"nin –klasik anlamda bir Hadis Usulü kitabı olarak hazırlanmadığı halde- aradan bir asra yakın süre geçmesine rağmen hâlâ aşılamadığı konusunda hemen hemen ittifak edilmektedir. Bundan dolayı Babanzâde kuru bir mütercim olarak değil tenkit ve tercihler yapan bir mütefekkir olarak kabul edilmelidir. Onun yazdığı giriş mahiyetindeki kitap, yayınlandığı günden beri, hadisle şu ya da bu şekilde ilgilenen hiç kimsenin müstağni kalamayacağı bir kitap olarak hak ettiği mevkii muhafaza etmiştir. Bugüne kadar İslâmî ilimlerle iştigal edilen herkes, bilhassa akademisyenler eseri çalışmalarında değerlendirmiş, bundan yararlanmış ve tavsiye etmişlerdir. Eserin yazıldığı bir asırlık zaman dilimi içinde, genel anlamda İslâmî ilimler, hususi olarak Hadis İlimleriyle ilgili binlerce yeni eser yazıldığı ve basıldığı, bir kısmı keşfedildiği halde, kitabın ilk günkü değerini muhafaza etmesi, gerçekten üzerinde dikkatle durulması ve düşülmesi gereken bir noktadır. Bu durumu göz önüne alarak bu güzide eseri günümüz Türkçesiyle yayına hazırlayan Hasan Karayiğit ile Babanzâde Ahmet Naim Bey'in, "bıkkınlık verecek derecede uzadığını" düşündüğü Hadis Usûlü ve Istılahları kitabını konuştuk.

Asım Öz: Mehmet Akif 1934'te Şerif Muhyiddin'e gönderdiği mektupta üzüntüsünü şöyle dile getirmiştir: "...Bizim biçare Naim'in vakitsiz vefatı beni pek çok sarstı. Hanumanım yıkılmış da ben altında kalmışım sandım. Bu zavallı şark öyle kıymetli vücutları bundan sonra pek zor yetiştirir" diyordu. İkisinin de aynı zamanda İslamcılığın önemli isimlerinden olduğunu biliyoruz. Babanzâde Ahmet Naim Bey'in düşünce dünyası hakkında neler söylersiniz?

Hasan Karayiğit: "İslâmcılık" tanımlaması hakkında aslında benim ihtirazi kayıtlarım da var, ama bunu gözardı ederek sorunuza cevap verecek olursam, atalarımız, "İnsan İbnü'z-zamandır" demişler. Yani, kendini içinde bulduğu ortam şartlar, imkân ve imkânsızlıkların ürünüdür Kişiliği, dünya görüşü, hayata bakışı, tasavvurları, düşünceleri ve iddiaları buna göre teşekkül eder. Ahmet Naim merhumun düşünce dünyasına da bu çerçevede bakmak lazım. Hem, yaygın tanımlamayla söyleyecek olursak Mutlakiyet, Meşrutiyet ve Cumhuriyet devirlerini fiilen müşahede etmiş ve bilhassa II.Meşrutiyet dönemindeki yoğun fikri tartışmalara bizzat katılıp müdail olmuş ve hem de Müslüman bir imparatorluğun yıkılmasına şahit olmuş bir insandır. Dolayısıyla, Ahmet Naim'in düşünce dünyasının bu hareketli zaman dilimlerini aynen yansıttığı rahatlıkla söylenebilir.

Mesela; ilk dönemde birçok İslâmcı aydın gibi Ahmet Naim de II. Abdulhamid yönetimine karşı çıkmış ve ittihatçılarla birlikte olmuştur.

II. Meşrutiyetin ilanından sonra bir süre İttihad ve Terakki hükümeti emrinde çalışmış, hatta, hükümet tarafından taşraya müfettiş olarak gönderilmiştir. Ancak daha sonra onlarla anlaşmazlığa düşmüş ve Mehmet Akif'le beraber Cemiyet'ten ayrılmıştır. Bilahare Sebilurreşad dergisinde Said Halim Paşa ile beraber Meşrutiyet karşıtı yazılar yazmıştır. Onun Cumhuriyet döneminde de yönetime karşı muhalif tavrını sürdürdüğünü görmekteyiz.

Ahmet Naim, Cemil Meriç'in, ironik olarak hazırlanmasını söylediği "Fırıldaklar Ansiklopedisi"ne adı hiçbir zaman yazılamayacak bir insandır. Ömrü boyunca, mücadelesinden vazgeçmemiş ve doğru inandığı hiçbir şeyden taviz vermemiştir.

Nitekim, üniversite rektörlüğü sırasında karma eğitime geçilmesi kararı alınınca buna karşı çıkmış, mani olamayınca da görevinden istifa etmiştir.

Bu muhalif kişiliği yüzünden Ahmet Naim'in üniversitede ders vermesine izin verilmemiş, kısa bir süre sonra açığa alınmıştır.

Babanzâde Ahmet Naim Bey'in, Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi eserini hazırlama süreci ile devam edelim. Ahmet Naim Bey, Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi eserini nasıl bir düşünce ile hazırlıyor?

Malumunuz; süreç, TBMM'nin aldığı bir kararla başlıyor. Meclis, 1925 yılında, bazı tefsir ve hadis eserlerinin Türkçe'ye tercümesiyle ilgili bir karar alınca, bu eserin tercümesi görevini Ahmet Naim merhuma veriyor. Tabii, burada, Sahih-i Buhari'nin Osmanlı toplumu için ifade ettiği anlamı hatırlamamızda da fayda var. Bilindiği gibi, meclis açılmadan hemen önce, camilerde hatimler indirilmiş ve Buhari-i Şerif okunmuştur. Dolayısıyla, bazı eserlerin tercümesi kararı alınınca da hadis kitabı olarak ilk akla gelen Buhari'nin Sahih'i oluyor.

Yazarlık hayatının ilk dönemlerinde Sırat-ı Müstakim dergisine gönderdiği bir yazıda Hadis ve Sünnete olan ilgisini açıkça gördüğümüz Babanzâde Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi öncesinde örneğin Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad gibi dergilerde hadis meselesi üzerine yazılar yazıyor mu?

Elbette... Hatta, kendisinin hadis tercümelerinden önce de Servet-i Fünun'da Arapçadan yaptığı başarılı tercümeler var. Arapçadan yaptığı bu ilk tercümeler, Klasik Arap edebiyatının meşhur şairlerinin şiirlerinden seçmelerdir. Bu şiirleri tercüme etmek ileri derecede bir dil bilgisi gerektirir. Ayrıca; esas alanı felsefe olmasına ve İslâmi ilimleri özel gayretlerle öğrenmiş olmasına rağmen, Dışişleri Başkanlığında mütercim olarak çalıştığı 10 yıllık süre zarfında Galatasaray Lisesinde Arapça derslerini de okutmuştur. Daha sonra, Sırat-ı Müstakim mecmuasında Tecrid-i Sarih hadisleri tercüme etmeye başlıyor. Bu mecmuada başlayan tercümelerine, dergi Sebilurreşad adını alınca burada devam etmiştir. Bu tercümelerdeki başarısı muhtemelen Sahih-i Buhari Muhtasarı'nı tercüme işinin ona verilmesinde etkili olmuştur.

Hadis ve sünnete yaklaşımı nasıl?

Kastınız, "Hadis-Sünnet ayırımı yapıp yapmadığı" ise, Mukaddime'nin girişinde bu konuyu kısaca ele alıyor, ama bu konuda kesin ve keskin bir tercih veya ayırım yaptığına ben şahit olmadım. Lakin, hadise verdiği değeri soruyorsanız, zaten hadis ve sünnet, hiçbir âlimin hatta hiçbir Müslüman'ın kendisinden müstağni kalamayacağı bir kaynak. Dahası; bir felsefeci olduğu halde, daha çok hadisçi olarak tanınması, yaklaşık bir asır önce, üstelik çevireceği bir kitabın girişi mahiyetinde olmak üzere, değerini bugün bile muhafaza eden böyle bir eser ortaya koyması ve ömrünün son zamanlarında tamamen hadis ve hadis ilimleriyle uğraşıp, bu işi daha önceden yapmadığına çok hayıflanması hadisin kendisi için ifade ettiği önemi göstermektedir. Nitekim, bu konuda "Hadis tercümeleriyle meşgul olmaya başlayınca ondan önce vaktimi ne kadar boşa harcadığımı anladım. Bu iş dururken başka şeyle uğraşmak ne boş şeymiş!" mealinde bir söz sarfetmiştir.

Tunuslu Hayreddin Paşa'nın Akvmü'l-mesâlik eserininin mukaddimesinde sosyal içerikli hadisleri öne alarak bir çıkış yolu bulmaya çalıştığını biliyoruz. Başka isimler içinde farklı örnekler zikredilebilir. Babanzâde'nin yaşanan kimi problemlerden hareketle hadisleri yeni durumlar karşısında bir çözüm arayışını içinde barındıracak biçimde yorumlar yapması sözkonusu mu?

Prensip olarak, tersi sözkonusu bile olamaz. Daha doğrusu bu tavır ve kalkış noktası, hiçbir Müslüman'ın, hele âlimin gözardı edemeyeceği ve bigane kalamayacağı bir şey. Fakat, Mukaddime, tercüme edilmesine başlanan kitaptaki bilgilerin daha iyi anlaşılması için verilen temel bilgilerden oluşan bir giriş mahiyetinde. Dolayısıyla da, Ahmet Naim merhumun bahsettiğiniz tarzdaki arayış örnekleri için, kendisinin o dönemin dergilerindeki tartışmalarına bakmak lazım. Bu anlamda benim bir çalışmam olmadı. Fakat, biyografisini çalışan akademisyenlerin onun hakkında söylediklerine bakıldığında, Ahmet Naim'in, sünneti, toplumun kurtuluşu için bir reçete olarak sunduğu açıkça anlaşılıyor.

Osmanlı Devletinin hızla çöküşe doğru gittiği, Batı ilim ve kültürünün İslam toplumlarına bir kâbus gibi çöktüğü, aydınların çoğunun kurtuluşu Batı'da aradığı, medresenin fonksiyonunu neredeyse kaybettiği bir dönemde Ahmet Naim, hadis ve sünneti bir kurtuluş reçetesi, bir dünya görüşü olarak sunmuştur. Düşünce yapısının kaynaklarından biri olan hadisleri, toplumun meselelerine çözüm getirecek şekilde yorumlamıştır.

Yine bu tespitlere bakılırsa, ona göre toplumdaki cehaletin giderilmesi için en önemli adımların tefsir ve hadis alanında atılması gerekir. Bu nedenle yazılarının önemli bir kısmı ya hadise dayalı ya da sadece hadisle ilgilidir.

Meslekten bir hadisçi olmamasına rağmen böyle bakış açısına sahip olması oldukça önemlidir.

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır , Ahmet Naim öldüğü zaman ağlayarak: "Her ne zaman bir kelimede tereddüde düşsem ona sorar, tereddüdümü giderirdim. Tercümede benim için danışılacak yegane alim Ahmet Naim idi" diyor. Onun mezun olduğu Galatasaray Lisesi ve Mülkiye'nin ders programlarında hadisle ilgili derslerin yer almadığını biliyoruz. Ahmet Naim'in başta dil olmak üzere Hadis ilmi ile ilgili malumatının ve müktesabatının kaynakları nelerdir?

Kanaatimce, burada genel anlamda temel etken olarak "sistemin kuşatıcılığı"na bakmak lazım. Yani, birinci etken Osmanlı devletinin toplumsal dokusudur. Ciddi bazı tarihçilerin, Osmanlı devletinini laik devlet kabul etmemeleri bununla izah edilebilir. Çünkü, var olan tüm sorunlara, olumsuzluklara, çelişkilere, çıkmazlara rağmen, ideoloji İlay-ı Kelimetullah'tır. Ve bu, o toplumda yaşayan, o coğrafyanın havasını teneffüs eden insanı şu ya da bu oranda, ya da kendi kapasitesi ve nasibi oranında etkileyip yoğuruyor ve şekillendiriyor. Bu bağlamda, dine aykırı kurumların varlığının veya toplumsal yaşantının, genel gidişatı değiştirebilecek bir fonksiyonu olmuyor. Nitekim, Abdullah Cevdet gibi İslâm düşmanı olduğu kabul edilen bir insan bile "İçtihat" diye dergi çıkarıp yayın yapıyor. Bir çok aydın, birkaç dil biliyor, dünyayı ve orada olup biteni yakından takip ediyor vs...

Özele inecek olursak, babasının görevi dolayısıyla çocukluğunun bir kısmının Bağdat'ta geçtiğini biliyoruz. Dolayısıyla bu yıllarda en ideal öğrenme metodu olarak kabul edilen tabii öğrenme yoluyla, yani Arapçanın vatanında bu dilin temelini öğrendiği söylenebilir. İlmî Arapçayı da Galatasaray'dan hocası olan Hacı Zihni Efendi'den (1845-1913) öğrenmiştir. Hacı Zihni Efendi'nin Arapça öğretimi konusunda yazdığı kitapları bugün bile değerini korumaktadır. Yazı hayatına başlarken klasik Arap edebiyatından çevirdiği ve Servet-i Fünun mecmuasında yayınladığı şiirleri Arapça bilgisi hakkında bir fikir vermektedir. Çünkü, şiir çevirisi ileri bir dil bilgisini gerektiren bir iştir.

Formel eğitimi ne olursa olsun, o dönemde bile devrinin en seçkin ve prestijli okullarından biri olan Galatasaray Lisesi'nde Arapça ders verecek kadar kendisini kabul ettirmiştir.

Dahası; bir taraftan Darülfünun hocalığı devam ederken, diğer taraftan meslektaşları Mehmet Akif ve Mehmet Şevket Bey'le birlikte aynı fakültede Arapça müderrisi olan Hersek Müftüsü Ali Fehmi Efendi'den Arapça okumalarına devam etmiştir. Yani, deyim yerindeyse, ömrünün sonuna kadar öğrenme ve öğretme işini kesintisiz sürdürmüştür. Böyle bir çaba sonunda elbette ki iyi bir dil bilgisine sahip olunur.

Hadisle ilgili müktesebatının kaynağını tamamen şahsi ilgi ve hadislerin kendisi için ifade ettiği anlamda aramak gerekir, diye düşünüyorum.

Elbette, burada, babası Mustafa Zihni Paşa'nın da resmi görevinin yanı sıra bir âlim olduğunu unutmamak lazım. (Kayıtlarda, kendisinin, Sabavü'l-Kelam fi Akaidi'l-İslâm adlı 363 sayfalık bir kitabı görünüyor.) Kimi konularda babasından etkilenmesi ve ders alması da sözkonusu olabilir.

Mukaddimenin yazılışında istifade ettiği eserlerden yararlanışında neleri öne çıkarır?

Doğrusu, bu soruya hakkıyla cevap vermek beni aşar. Çünkü, mâlum, Ahmet Naim, Şafii mezhebine mensup bir insandır. Hadis şerhlerinde kimi konularda bu mezhebin görüşlerini esas aldığı, hatta öne çıkardığını Prof. Kâmil Miras'ın notlarından anlıyoruz. Mukaddime'yi hazırlarken de aynı tavrı ve tercihi yapıp, daha çok Şafii mezhebine mensup kaynakları öne çıkarmış mıdır? Bu ihtimal dâhilinde olmakla birlikte benim bu konuda bir tespitim yok. Çünkü, bu, bir akademsiyenin ve Mukaddime'yi bu gözle tetkik edip konuyla ilgili tüm literatürü inceleyen bir uzmanın cevaplandırabileceği bir konudur. Haddimi aşmak istemem. Bu, hocalarımıza ve ehil insanlara saygızıslık olur. Ancak, genel anlamda şu söylenebilir: Kaynaklarının bir kısmını kitabın sonunda belirtmiş, bir kısmını da yararlandığı ve eserde isimleri geçtiği halde belirtmemiş...

Diğer taraftan, Mukaddime'yi, yazıldığı –yaklaşık- bir asır önceki zaman dilimi ve o gün mevcut olup yazarın ulaşabildiği temel kaynaklar açısından değerlendirmek lazım. Başka bir ifadeyle, bazen ortaya çıkan yeni bir kitap, daha önceki bazı görüşleri büyük oranda değiştirebilir. Örneğin; Hemmam b. Münebbih'in Sahifesi'nin iki ayrı nüshasının Muhammed Hamidullah tarafından bulunarak neşredilmesi, daha önce hadislerin yazılı kaynakları konusundaki kimi şüpheleri ortadan kaldırmıştır. O sahife'nin bulunmasından önce Hadis Usulü kitabı yazan bir alimin, sonra yazan kadar rahat konuşma ve bir takım belgelere dayanma, ya da iddialarını delillere dayandırma şansı ve imkânı yoktur.

Eserde takip ettiği usul nedir? Bu usule, eserinin tümünde sadık kalmış mıdır?

Yine uzman hocalarımızın hakkıyla cevaplandırabilecekleri bir soru. Fakat, tespit ettiğim kadarıyla Ahmet Naim'in genel anlamda oldukça muhafazakâr olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ona göre hadisçiler bu konuda yeterli çalışmaları yapmışlardır. Fakat, Mukaddime'de ve hadis şerhlerinde sadece kuru bir nakilci olarak kalmamış, değerlendirmeler yapmış, delilini kuvvetli gördüğü görüşleri tercih etmiş, zayıf bulduklarını da tenkit etmiştir. Yaptığı nakilleri de asıl kaynaklarından kontrol ederek zaman zaman bu konudaki yanılmalara işaret etmesi bu konudaki titizliğini göstermektedir.

Mukaddime'nin yüzde elli oranında (yaklaşık 240 sayfa) Tedribu'r-Ravi'ye benzediği yolunda görüşler var. Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Evet, bu konuda Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden Hadis Bilim Dalı Başkanı Doç.Dr. Veli Atmaca Hocamız'ın EKEV Akamademi Dergisi'nde yayınlanan iki makalesi de var. (Tecrîd-i Sarîh Mukaddimesi'nin Kaynağı Meselesi I, [Tedrîbu'r- Râvî'den Mukaddime'ye Aynen Alınan Konular]", EKEV Akademi Dergisi, 41, 79-90, (2009); Tecrîd-i Sarîh Mukaddimesi'nin Kaynağı Meselesi II, [Mukaddime'ye Tedrîbu'r- Râvî'den Alınan Pasaj Bilgilerin Tesbiti]", Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, (2008)8:1, 103-122).

Ancak, konunun yanlış anlaşılmasına sebep olacak bir üsluptan da kaçınmak lazım. Çünkü, başka türlü Mukaddime'yi hiç hak etmediği bir konuma düşürmüş oluruz. Bu yüzden, vâki olan durum nedir, önce ona bakalım.

Hocamızın ifadesiyle, "Mukaddime ile Tedrîb arasında tesbit edebildiğimiz benzerliklerin çoğu, Mukaddime'nin 364- 492. sayfaları arasındaki malumatta meydana gelmektedir. Bu aralıktaki alıntı veya benzerlikler sayfalarca ve aynı bilgi sırasıyla devam etmektedir." Yani, birebir iktibas çok nadirdir, "aynı bilgi sırasıyla" benzerlikler sözkonusu... Ayrıca; yine hozamızın yer yer koyduğu dipnotlardan anlaşıldığına göre Ahmet Naim, kimi zaman ihtisar ederek, , kimi zaman genişleterek, kimi zaman araya başka kitaplardan bilgiler katarak iktibaslarda bulunmaktadır.

Diğer taraftan, iktibasta bulunulan eserin de herkes tarafından otoritesi müsellem olan Tedrib olması hayli dikkate değer. Çünkü, Doç. Dr. Veli Atmaca hocanın ifadesiyle, "Bu eser, düzenli tasnifi, hadis ilimlerinin her konusuna temas eden hacmi ve ifadelerindeki akıcılığı sebebiyle Süyûtî sonrasında esas alınan bir kaynak olma değerine ulaşmıştır."

Asıl önemli olan nokta ise şudur: Böyle bir iktibas, günümüzdeki akademik anlayış ve teamüller açısından pek uygun düşmeyebilir. Günümüz için iktibas edilen her paragrafın ve cümlenin birebir sayfa numarasını göstermek bir âdet ve zorunluluk haline gelmiştir. Hâlbuki, Mukaddime'nin yazıldığı dönemde bugünkü anlamda akademik anlamda bir kaynak gösterme sistemi ve metodu mevcut değildi. Yani, genelleme yapmış olmayayım, ama, öyle zannediyorum ki, hiçbir Osmanlı âliminin kitabında bugünkü modern anlamda kaynak ve dipnot gösterme sistemi, metodu ve teamülü yoktur. Teamül, Ahmet Naim'in Mukaddime'de yaptığı gibidir. Ülkemizde bugünkü anlamda modern araştırma usulü ve teknikleri Cumhuriyet'ten sonra yerleşmiştir ve bunun öncülüğünü de İstanbul Üniversitesinde görevlendirilen Batılı İslamiyatçı Helmut Ritter yapmıştır. (Bkz. Yusuf Ziya Kacakçı, İslâm Araştırmalarında Usul, DİB Yay.)

Dahası; günümüzde bile Ahmet Naim'inkine yakın bir teamülü devam ettiren araştırmacılara rastlayabiliriz. Mesela, Ali Bulaç, modern anlamda dipnot sistemini eserlerinde hiç kullanmamaktadır.

Hasılı; eserin yazıldığı dönem itibariyle, bu herkes tarafından uygulanan ve hiç de garipsenmeyen bir teamüldür.

Diğer taraftan, Ahmet Naim'in Mukaddime'yi hazırladığı sırada akademik kariyerin en üst noktasında olduğunu da düşünürsek, bugünkü anlamda bir iktibastan söz edilemeyeceği kendiliğinden ortaya çıkar. Başka bir ifadeyle, Ahmet Naim, Mukaddime'yi verip de –sözgelimi- doktora payesini elde eden bir doktora öğrencisi olsaydı, bazı soru işaretlerinin bir anlamı olabilirdi, ama böyle bir durum sözkonusu bile değil.

Sonuç olarak, Veli Atmaca hocamızın ifade ettiğine göre,kendisi aynı zamanda Mukaddime'yi yayına da hazırlamış bulunuyor. Sanırım, uygun zamanda yayınlanacaktır.

Dolayısıyla, bu iktibas Mukaddime'nin değerini azaltmıyor. Çünkü; birincisi, yukarıda da belirttiğim gibi Mukaddime'yi kendi tarihselliği içinde, o günkü şartlar, imkânlar ve imkânsızlıklar ve mevcut kaynaklar açısından ele alıp değerlendirmek lazım. İkincisi; şunu unutmayalım ki, Ahmet Naim, bunu bir Hadis Usulü kitabı olarak yazmamış. Sadece, tercüme ettiği kitaba bir giriş ve temel bilgi mahiyetinde yazmıştır. Şayet, usul kitabı yazma gibi bir hedefle yola çıkmış olsaydı, muhtemelen çok farklı bir eser ortaya koyardı. Böyle olunca da, kimi konuların temel bir eserden aynen veya kimi tasarruflarla alınmasında bir mahzur olmadığı kanaatindeyim. Kaldı ki, Tedrib Arapça, halbuki, malum olduğu üzere Mukaddime Türkçe. Dolayısıyla, son tahlilde, bir iktibastan değil, ortaya konan bir çabadan, emekten ve çeviriden rahatlıkla söz edilebilir.

Diğer taraftan, ehlinin mâlumu olduğu üzere, herhangi bir konuya vâkıf ve hâkim olmayan kişinin o konuyla ilgili kaynaklardan doğru bilgileri iktibas etmesi bile sözkonusu olamaz. Yani, bir başka kitaptan 240 sayfayı alıp kendi kitabınıza yerleştirmezsiniz. O metni şu ya da bu şekilde değiştirip dönüştürmeniz lazım. Kimi bunu, kendi cümleleriyle yapar, kimi iktibas ettiği yazarın cümeleriyle. Arada çok fark olduğu kanaatinde değilim.

Meslekten bir hadisçi olmamasına rağmen, Ahmet Naim'in, gerek hadis şerhlerinde, gerekse Mukaddime'de kullandığı kaynaklara ve yaptığı değerlendirmelere bakılırsa hadis literatürüne vâkıf olduğu görülür.Türkçe hadis usûlü eserlerinin muhteva açısından en zengini sayılan bu Mukaddime, ihtiva ettiği konular ve verdiği detaylı bilgiler bakımından halâ yeganeliğini korumakta olup hadis usûlü çalışmalarında başvurulması kaçınılmaz bir eser niteliğindedir.

Bence, konuya bir de şu açıdan bakabiliriz: Bugün bile Tedrib, Türkçeye çevrilebilmiş değil, böyle bir durum vâki olsa bile, bunu Ahmet Naim'in Osmanlı toplumunu bir asır önce Tedrib'in önemli bir kısmıyla buluşturması olarak kabul etmeliyiz.

Peki Hadis usûlü anlayışı bakımından eski usûl kitaplarındaki bilgileri başarılı bir şekilde mezcedip aktarmanın ötesinde bu kitaplarda bulunmayan orijinal katkıları sözkonusu mu?

Tabiatıyla, basitçe ifade edecek olursak, hadisleri doğru anlamak ve yorumlamak için bir taraftan nakle bağlı kalmak, diğer taraftan da akıl ve mantığınızı kullanarak iyi bir muhakeme yapmak zorundasınız. İşte Ahmet Naim, burada felsefe ve mantığa olan vukufiyetinin avantajıyla hareket etmiştir.

Mukaddime'de, klasik usûl konularının yanı sıra, metodoloji ve mantık kurallarının hadis usulünde uygulanan senet ve metin tenkit kurallarıyla karşılaştırılması gibi o dönemde hadise yönelik eleştirilere cevap sayılabilecek bazı yeni konulara da yer verilmiştir.

Sizin de belirttiğiniz gibi, eski usûl kitaplarındaki bilgileri başarılı bir şekilde mezcedip aktardığı gibi, bu kitaplarda bulunmayan "rivayet metotlarının modern tarih metodolojisiyle karşılaştırması" gibi orijinal katkıları da mevcuttur. Bu, onun hadis usûlüne getirdiği bir yenilik sayılabilir.

"Aklen uzak gibi (muhal demiyorum, çünkü muhal her zaman imkansızdır) görünen nice şeylerin bilahare tasdik, hatta gerekçelendirilmiş olduğunun misalleri (...) gösterilmişti" diyor mukaddimenin bir yerinde. Şunu sormak istiyorum: Felsefe ve mantıkçılığından kaynaklanan metodoloji anlayışı hadisçiliğini nasıl etkilemiştir?

Aslında, bir öncekiyle doğrudan bağlantılı bir soru. Hadisler veya İslâm'ın diğer kaynakları hakkında şüpheler ortaya atıp zihinleri bulandırmak isteyen kişiler, bu konularla ilgili ciddi herhangi temel bir bilgiye sahip değiller, belki de açıp bir usul kitabı bile okumamış, işin mahiyetini öğrenmemişlerdir. Sadece, İslâm'a olan kin ve düşmanlıklarını bu rivayetler üzerinden ortaya koymaktadırlar. Dolayısıyla, felsefe ve tantığın temel kavramlarına ve buradaki disiplinlere hâkim olan Ahmet Naim merhum, bu alanda rahatlıkla ve büyük bir yetkinlikle konuşuyor, İslâmî kaynaklara yöneltilen ithamların temelsizliğini ortaya koyuyor. Hele, müsteşriklerin ortaya koydukları şüphe ve zihin bulandırmaları anlamak mümkün değil. Çünkü, Yahudi ve Hıristiyanların, Müslümanlarla mukayese edilebilecek kaynalarından bile söz edilemez. Ahmet Naim, "Metodolojiden Bir Bahis" başlığı altında bunları ayrıntılı olarak ele alıp tek tek çürütmektedir.

Ahmet Naim, kendi döneminde gerek müsteşrikler tarafından gerekse çağdaşları tarafından hadise yöneltilen eleştirilere de cevap vermeye çalıştığı biliniyor. Batı dillerinde "Hadis"in karşılığı olarak kullanılan tradition kelimesinin yanlışlığına temas ediyor mesela. Öte yandan İslam toplumunda ortaya çıkan problemlerin çözümünün Kur'ân ve Sünnet'te aranması gerektiğini savunan İslamcılığın usulü öne alan yaklaşımlarında Hz. Peygamber'e atfedilen ve hadis olarak nakledilen rivayetlerin eleştiri konusu edildiğini biliyoruz. Mesela Mehmet Akif'in "Nebi'ye atf ile binlerce herze uydurduk" dizesiyle oldukça keskin bir biçimde eleştirdiğini hatırlayabiliriz. Bu çerçevede Babanzâde Ahmet Naim Bey'de kimi "hadislere" dair eleştirel bir bakış sözkonusu mu?

Tespit edebildiğim kadarıyla, Ahmet Naim merhumda, bu anlamda eleştirel bir bakış açısından çok, sahih olduğuna inandığı hadislere karşı "mutlak teslimiyetçi" bir kabulün sözkonusu olduğunu söyleyebilirim. Örneğin, Deylemî'nin, Hz. Ali (r.a)'den merfu' olarak, rivayet ettiği, "Bir hadisi yazdığınızda senediyle beraber yazınız" hadisini kitabına almakta ve siyak sibaktan hadisi sahih kabul ettiği anlaşılmaktadır. Hâlbuki, tarihsel açıdan, bu hadisin sonraki dönemlerdeki polemiklerin bir ürünü olduğu çok aşikar; zira, Hz. Peygamber zamanında böyle bir tartışma vâki değildi ki, buna binaen kendileri böyle buyurmuş olsunlar. (Bu konuda Mehmet Emin Özafşar'ın ciddi bir tetkiki var, ama nedense yeteri kadar bilinmiyor.)

Diğer taraftan, uydurma hadiserin varlığını istismar eden ve bunu sünneti inkâr etmek veya sünnete saldırmak için bir bahane kabul edenlerin varlığı, vâkıanın kendisini, yani uydurma hadisler olgusunu gözardı etmemizi haklı kılmaz. Sonuçta, uydurma hadisler bir vâkıadır. Konu hakkında eski-yeni bir çok kitap mevcuttur. Türkçede M.Yaşar Kandemir'in çalışması bunlardan biridir. Tabii, daha önce M. Said Hatipoğlu'nun ve daha sonra Sadık Cihan'ın ilgili kitapları da kayda değer. Yani, uydurma hadisleri gündeme getirenleri belirli bir kesimle (mesela İslâmcı diye tavsif edilen insanlarla) sınırlandırmak gerçeğe uygun düşmez. Ki, hadislerle igili problemler sözkonusu olduğunda, daha genel bir ifadeyle hadislerin doğru anlaşılması ve yorumlanması tartışılırken, üzerinde en rahat mutabakat sağlanabilecek konu, uydurma hadislerdir. Çünkü, çok daha izafi ve kesin bir karar verilmesi pek de kolay olmayan konular ve problemler var. Nitekim, Hz. Aişe validemiz (r.ah)'nın, sadece, başka sahabeler tarafından yanlış veya eksik anlaşılan, bağlamından koparılan, anlam kaymasına uğratılan vs. hadislerle ilgili yaptığı tashih ve tâdilleri bile bir kitap hacmine ulaşmış durumdadır. Mâlumunuz, Zerkeşi'nin İcabe'si bu konuyu ele alıyor. (Kitap, Bünyamin Erul tarafından tahkikli olarak yayınlandı.) Ahmet Naim merhum, bu konuda farklı düşünüyor olabilir ve daha mhafazakâr davranabilir. Fakat, dediğim gibi, bu, vâkıayı ortadan kaldırmıyor. Uydurma hadisler konusunda değil, ama merhumun "hadislerle amel edilmesi, onların ihmal edilmesinden evladır" fehvası noktasında bir hassasiyeti varsa, bu, İslâmi gelenek içinde kabul ve izah edilebilir bir tavırdır. Zira, muhaddislerin metoduna göre, hadislerle amel ederken, "Cem' ve Te'lif (Birleştirme ve Bağdaştırma), Nesh, Tercih, Tevakkuf (terk)" süreçleri işletilir. (Bu konuda İsmail L. Çakan'ın 1982 yılında basılan doktora tezi hâlâ yegâneliğini korumaktadır.) Yani, ancak başka bir yol bulunmadığında bir konudaki hadisle amel etmekten vazgeçilip başka bir hadisle amel edilmesi gündeme gelebilmektedir.

Tradition kelimesinin hadis yerine kullanılmasına itiraz etmesi vb. hassasiyetleri çok yerinde ve doğru bir tavdırdır bence. Cemil Meriç, boşuna "Kâmus, namustur!" dememiştir.

Ben, hasbelkader, son birkaç yıldır yayın dünyasında editörlük (çeviri, redaksiyon, yayına hazırlama vs.) de yapıyorum. Ve gördüğüm kadarıyla, kavramları yerli yerinde kullanma konusunda hiç de titiz değiliz. Dahası; yaptığımız işe yeterince itina göstermiyoruz. Yani, aslında emek verdiğimizde çok daha iyisini ortaya koyabileceğimiz halde, işimizi yarım-yamalak yapıyoruz. Nezaktesizlik olmasın diye isim vermeden şöyle bir örnek vereceğim: Ben, bir süre önce, bir Profesör tarafından Arapçadan tercüme edilen ve bana tashih için gönderilen bir kitabı, "Böyle bir çeviri olmaz!" diye iki defa iade ettim. Buradaki temel sebep, yetersizlik değil, işine yeterince itina göstermemek ve kavramları yerli yerinde kullanmamak.

Her nedense, sözlük kullanma gibi bir alışkanlığımız yok mesela. Hâlbuki, bana göre, ilim talibinin elinden sözlük düşmez! Çünkü, bir bazen kelime, anlamını daha önce hiç duymadığımız daha öncekilerden tamamen farklı bir anlamda kullanılmış olabilir. Mukaddime'i hazırlarken, "Yayına Hazırlayan Notu" başlığı altında bu konuda bazı örnekler verdim.

Bu açıdan Ahmet Naim'in tavrını çok yerinde ve gerekli buluyorum.

Duyularla algılanamayan, maddî ölçülerle ölçülemeyen vahiy, mucize, melek, cin gibi konuların Müslümanlar tarafından modern zamanlarda çoğu zaman apolojik/savunmacı biçimde ele alındığını görüyoruz. Babanzâde'nin bu konulara dair yorumları nasıl?

2011 yılında bile hala şatafatlı "Kur'an ve Bilim" sempozyumlarının düzenlendiği ve dinimizin hak olduğuna kanaat getirmek için şifrelerden ve batınî okumalardan medet beklendiği bir ortamda Ahmet Naim'in, asla savunmacı olmayan çok sahih ve tam da kendisine yakışan filozofça bir duruş sergilediğini rahatlıkla söyleyebilirim: Din ile bilimin sahaları ve sınırlarının farklılığını vurgulamak ve bilimin dinî değerler ve semboller hakkındaki yorumlarını, itirazlarını ve tereddütlerini hafif bir tebessüm ile karşılamak!

İsterseniz, bundan sonrasında sözü merhuma bırakalım:

"Oryantalistlerle diğerleri, İslâmî nakillerden bahsederlerken rastladıkları sahih ve güvenilir rivayetler; şayet mucizeler, nübüvvet-i Muhammediye (s.a.v) konusu yahut vahiy, nübüvvet, melâikelerin varlığı, âhiret hayatı gibi fen kitaplarında yeri olmayıp İslâmî akideler cüm­lesine dâhil bir konuyu -arzu ve görüşleri hilâfına olarak- te'yit eder şekilde ifade buyrulmuş bulunursa derhal hafife alan bir gülümsemeyi hissettirecek alaycı söz ve tavırlar ile o rivayetleri değersiz çıkarmak isterler.

Hakikatte, beşer zihni daima gıcıklamaktan uzak kalmadığı halde müsbet ilimlerin -tamamen âcizlik sebebiyle- kendi sahasından ihraç ile leh ve aleyhinde ağzını açıp konuşmadığı, filozofların da beşer aklını bazen tasdik, bazen inkâr deryalarında bocala­tıp kendilerine ucu bucağı bulunmaz bir çatışma meydanı edindikleri mucizeler (Le surnaturel) meselesinin; dinlere ihtilâf sahası olan Tevhid-i Barî (c.c) ile Nübüvvet ve Ahiret Hayatı bahislerinin münakaşa yeri böyle bir kitap mukaddimesi olmadığı için, bu gibilerinin bu inkârlarına karşı şimdilik biz de hafif bir tebessüm ile iktifa ederiz."

Haberi vahid konusunu değerlendirme biçimi nasıldır?

Eğer doğru anladıysam, bunu tamamen ravinin adalet ve zabt durumuna, yani sika olup olmamasına; rivayet ettiği konuya, konuyu rivayet etme tarzına ve verdiği tafsilata göre değerlendirmektedir. Bu konularda ravi, muhaddislerin ölçülerine uyuyorsa, rivayeti yakîn ifade eder, uymuyorsa etmez. Ancak bu, mutlak değildir, mahkemede iki şahidin şahitliğinin delil kabul edilmemesi gibi istisnai durumlar sözkonusudur. Merhumun ifadesiyle; Demek, iş yalnız haberlerin doğru mu yoksa yalan mı olduğunu; muhbi­rin sîka –diğer bir ifadeyle adl ve zapt açısından güvenilir, yani haberi içini boşaltmadan (dökmeden) hakikati üzere nakledecek ehliyet derecesinde- olup olmadığını tetkike, rivayetlerin makbulle­rini red edilmesi gerekenlerden ayırd etmeye kalıyor ki, bu da "Metodoloji"nin "Methode Historique" (Tarihi Metod) adı altında tesis ettiği külli kaidelere riayetle bize ulaşan haberleri ilmî bir tarzda "tenkid" etmek, ondan sonra da eserlerin ve belgelerin ortaya koyduğu vak'aları canlandırıp sebep ve illetle­rini araştırmakla mümkün olur."

Ahmet Naim'e göre, güvenilir ahad rivayetlerle bugün mâlumumuz olan peygamberin mucizeleri de mâna itibariyle mütevatir türündendir. Bunların çoğu büyük bir topluluk huzurunda izhar buyrulmuş olup topluluktan topluluğa nakledilmiş olduklarında şüphe yoktur. Büyük bir topluluğa mâlum olan bu nakillerin kitaplara geçen senedlerinde bazı zayıfların bulunması bile rivayeti kuvvetten düşürmez. Zîra, mütevatir haberi tasdik etmek râvilerinin mutemet oluşuna bağlı değildir. Yine ona göre, ahad haberlerin makbulleri olduğu gibi reddedilmesi gerekenleri de vardır.

Babanzâde'nin Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih'i sadece tercüme etmek amacıyla işe başladığını, fakat sadece tercümenin yeterli olmayacağı düşüncesiyle usul bilgileri vermenin yanında birtakım haşiyeler eklediğini biliyoruz. Bunun sebebleri hakkında neler söylenebilir?

Bence, bu konuda söylenecekler, mâlumu ilamdan ibaret olacaktır. Yani, hiçbir dilden başka bir dile yapılan lafzi çeviri, yazarın kastını tam olarak aktarmış olamaz. Başka bir ifadeyle; çeviri, kaynak dildeki bir kelimenin karşılığını amaç dilde bulmaktan ibaret değildir. Sonuçta siz, aslında bir kültürü başka bir kültüre dönüştürmüş oluyorsunuz. Bu, dille, daha doğrusu metinle (lafızla) başlayan, ama asla onunla bitmeyen bir süreçtir. Bence çeviri yaparken mütercim şöyle düşünmelidir: Yazar, benim çeviri yapacağım dille bir kitap yazsaydı, kastını nasıl ifade ederdi? Bunu düşünüp buna göre bir çeviri yapılması lazım. Bu söylediklerim, basit iletişim için....Sözkonusu olan dini metinler olunca, bunun önemi bir kat daha ortaya çıkar.

Unutmayalım ki, biz, ondört asır önce, çok farklı toplumsal-kültürel şartlarda yaşayan özgün muhataplara sıcağına sıcağına nazil ve varid olan metinleri çeviriyoruz. Bu itibarla, elimizdeki metinleri öncelikle kendi tarihsellikleri içinde doğru anlayıp yorumlamalı; sonra da uygun şekilde günümüz diline uyarlamalıyız. Bunun da tamamen yorumbilimsel bir etkinlik ve yoğun bir çaba gerektirdiği tartışma götürmez. Nitekim, böyle olduğu içindir ki, örneğin Türkiye için konuşacak olursak, yıllarını İslâmi İlimlere ve Arapçaya hasretmiş insanlar, bugüne kadar üzerinde herkesin mutabık kalacağı bir Kur'an meali hazırlamakta bile başarılı olamamışlardır. (Bu konuda Dücane Cündioğlu'nun, "Kur'an Çevirilerinin Dünyası" kitabına ve bu serideki diğer kitaplarına bakılabilir.)

Bunun dışında, örneğin Kur'an meali tartışmalarında gündeme gelen parantezsiz çeviri iddiaları vs. popülarite kazanmaya yönelik kurnazca manevralardır. Bu defa da, aynı cümlenin çevirisi olarak yanyana (ama parantezsiz olarak!) 3-4 cümle sıralanmış olmaktadır sadece.

Dolayısıyla, Ahmet Naim'in uyguladığı metod, makul ve yerinde bir metottur; başka bir alternatifi de yoktur. Nitekim, kendis bu konuyu şöyle açıklıyor:

"Metnin layıkıyla ve etrafılıca anlaşılması için kuru bir tercümenin kifayet etmeyeceği basiret erbabınca kabul edildiğinden birçok dipnot ilavesine de ihtiyaç gördüm. Bu dipnotlarda hadis metinlerini aydınlatacak rivayet ihtilafları ile fakihlerin, üzerinde ittifak veya ihtilaf edilen ve metinlere yansımış görüşleri imkân nisbetinde gösterilmiş olduğu gibi Siyer'e ve saireye dair bazı bilgiler de eklenmiştir. "

Nakil meselesine Müslümanların çok önem verdiği üzerinde duran Babanzâde'nin değerlendirmeleri ile Fuat Sezgin'in yaklaşımları arasında paralellikler kurulabilir mi?

Soruyu, Müslümanlar "yorum"dan çok "nakl"e önem vermişlerdir, şeklinde sorduğunuzu kabul edip cevaplandırıyorum: el-Hak, doğrudur. Ahmet Naim merhumun kadr-u kıymetiyle birlikte Fuat Sezgin Hoca'nın otoritesi zaten tartışılmaz. Ancak, nakille ilgili, böyle olmasında garipsenecek bir durum yok. Zira, olması gereken budur. Yani, tedvin dönemi âlimlerine düşen, kendilerine şu ya da bu vasıta ile ulaşan haber ve rivayetleri çeşitli yönleriyle kendilerinden sonrakilere nakletmekti ki, bunu da hakkıyla ve fazlasıyla yapmışlardır. Onlardan, sözkonusu nakillerle ilgili her çağda geçerli olabilecek ya da her çağda ve her konuda kendisinden yararlanılabilecek yorum ve değerlendirmeler beklemek doğru olmaz. Çünkü, öncelikle onlar, sözkonusu nakilerin doğrudan (özgün) muhataplarıdırlar ve nakiller onlar için müşterek bir "şimdi" içinde nazil ve varid oluyordu. Onlar, nakillerden, kendileri için alacakları hisseyi alıp, çıkarmaları gereken hükümleri zaten çıkarıyorlardı ve nakilerin kendisine karşılık geldiği tarihsel zemin ve toplumsal-kültürel bağlam değişmediği için, bizim ihtiyaç duyduğumuz tarzda yorumlara da ihtiyaç duymuyorlardı. Duydukları kadarını, hatta fazlasını zaten yaptılar. Ki, bu tarihsel-toplumsal bağlam, tüm Ortaçağ boyunca uzun asırlar devam etmiştir. Onlara düşen, kendilerine emanet edilen nakilleri tam bir güven içinde sonraki nesillere aktarmalarıdır. Bu nakillerin, her çağda yaşayan insanlar tarafından kendi tarihsellikleri içinde anlaşılması ve yorumu ve bunlardan hüküm çıkarılması içtihadi bir etkinliktir ve sonraki nesillerin sorumluluğundadır. İkinci olarak; malum olduğu üzere "yorum" insani ve içtihadi-izafi bir etkinlik olarak hiçbir zaman sonu olmayan bir süreçtir. Hâlbuki, nakiller sınırlıdır. Öncelikle ortada sahih ve güvenilir nakiller olmalı ki, sonraki nesiller bu nakileri kendi tarihsel-toplumsal şartları içinde yorumlayabilsinler. Dolayısıyla, bence, bu anlamda İslâm tarihinde olması gereken olmuştur ve durum bu anlamda hiç de garipsenmemelidir. Ancak, asıl sorun, nakilerin kendisine karşılık geldiği tarihsel zeminin farklılaşmasından sonra, nakillerin "dolaylı" muhataplarının "değişim olgusu"nu sahih bir şekilde işletememeleri ve nakilleri "dinamik" tarzda, yani ilk ve özgün (doğrudan) muhatapların yaptığı gibi müşterek bir "şimdi" içinde okuyup yorumlayamamalarıdır.

Ahmet Naim'in eserin tümünü tercüme edemeden vefat ettiğini biliyoruz. Eserin Ahmet Naim'in vefatından sonraki kısımları nasıl tamamlanmıştır?

Ahmet Naim tarafından tercüme ve şerh edilen Tecrîd-i Sarîh hadislerinin sayısı 584 olup mukaddime ile beraber üç cilt halinde basılmıştır. Eserin ilk iki cildi eski harflerle 1928 yılında, üçüncü cilt ise 1936'da İstanbul'da basılmıştır. Ahmet Naim'in vefat etmesi üzerine tercümenin tamamlanması için görevlendirilen Prof. Kâmil Miras, eserin kalan kısmının tercüme ve şerhini tamamlayarak 1948'de bastırmıştır.

Peki bu eserin Diyanet tarafından basımının tartışılması ve ertelenmesi konusunda neler söylersiniz?

Tartışmaların mahiyetini bilmiyorum. Ancak, bu eserin, eskiden olduğu gibi, yani sadece çeviriyazı olarak yayınlanmasının hiç de isabetli olmayacağını düşünüyorum. Çünkü, bu takdirde, yine eskiden olduğu gibi, bu basımdan (münhasıranda Mukaddime'sinden olmak üzere) sadece belli sayıdaki akademisyenler yararlanacaklardır. Ben uzun yıllar perakende kitapçılık yaptım. Dolayısıyla, alınan hangi kitabın ya da ne tür kitapların, okuyucu tarafından hangi oranda ve ne kadar okunduğu ve kendisinden yararlanıldığı konusunda birinci elden bilgi ve fikir sahibiyim. Hele, bu kitap, 12 ciltlik bir kitap ise... Bu itibarla kitap -istisnalar hariç- sadece insanların kütüphanelerini süslemiş olacaktır.

Ben bu konu hakkındaki düşüncelerimi Mukaddime'yi yayına hazırlarken, Yayına Hazırlayanın Notu" kısmında özetle yazdım ve o konuda ısrarcıyım. Orada da belirttiğim gibi, mirasımıza ait klasik eserlerin "çevrimyazı" yöntemiyle sadece olduğu gibi Latin harflerine aktarılması çalışmalarının isabetli ve doğru olup olmadığı, bu tarzda çevrilen eserlerden kimin ne kadar yararlandığı ve bunların hangi oranda okuyucuya ulaştığı üzerinde yeniden düşünülmesi ve tartışılması gerektiği kanaatindeyim. Çünkü, aradan geçen zaman; dili, kavramları ve onlara yüklenen anlamları –bazen kısmen bazen tahmin edilemeyecek derecede- değiştirmiştir. Bu yüzden, her ne kadar Türkçe bir eserin okunması sözkonusu ise de araya giren tarihsel zaman dilimi sebebiyle –kimi zaman- âdeta yabancı bir dil okuyormuş gibi hassasiyet göstermek ve yazarın neyi kastetmiş olabileceği yönünde kurgu yapmak icap etmektedir.

İnsanları lafzın lugavi veya ıstılahî anlamı üzerinde düşündürmenin gereksiz ve okuyucuya bir haksızlık olduğunu düşünüyorum. Okuyucu, sadece, ilk bakışta anlamı açık ve net olan kelimenin yorumlanması, değerlendirilmesi ve bunun ilgili konuya olan katkısı ve bunun içindeki yeri üzerinde kafa yormalıdır. Klasik eserleri çevrimyazı yöntemiyle yayınlamanın isabetli olmamasının diğer bir sebebi de, Latin harflerinin Türkçeyi tam olarak karşılamakta yetersiz kalması gerçeğidir. Başka bir ifadeyle; bazen öyle kelimeler olur ki, okur onu Osmanlıca metinden okusa rahatlıkla doğru anlayacaktır, ama aynı kelimeleri Latin harflerine çevrilmiş haliyle okuduğunda –muhtemelen- birbirine karıştıracaktır. Örneklerini kitapta gösterdim.

Diğer taraftan, belki o anda farkedilmiyor, ama okuyucu, bilmediği bir kelime için sözlük karıştırırken ve önce onun sözlük anlamını çözmeye çalışırken, dikkati dağılmakta, konudan uzaklaşmakta ve çoğu zaman da okuma etkinliği akamete uğramaktadır. Halbuki, aynı metin daha önce birileri tarafından üzerinde çalışılıp yayına hazır hale getirilmiş olsa, böyle sorunlar yaşanmayacaktır.

Tecrid, Türkçedeki ilk hadis tercümesi olması ve Osmanlı toplumun hadise ve dünyaya bakışını ve yorumunu yansıtması açısından bence çok önemlidir. Bu yüzden de mutlaka, günümüz diline uyarlamayı kapsayacak ciddi bir proje olarak ele alınmalı ve ehil kişilere havale edilmelidir.

Bu söyleşiyi fırsat bilerek bir temennimi de dile getirmek isterim: Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bir misyonu var. Ve bence, bu misyon bağlamında, Tecrid gibi kitapların yanı sıra, diğer Osmanlı âlimlerinin kitaplarının günümüz diline aktarılması konusunda üzerine düşeni yapmalıdır.

Osmanlı alimlerine ait kitapların ve onların kültürel mirasının günümüze sıhhatli olarak aktarılamadığı ve bu noktada bir kopukluk olduğu ehil kişilerin ve bu işin muzdariplerinin mâlumudur. M.Seyfettin Özege'nin "ESKİ HARFLERLE BASILMIS TÜRKÇE ESERLER KATALOĞU" adlı 5 ciltlik kitabında 25.000 kitap adı geçmektedir. Bu kitaplardan bir kısmının artık zamanını doldurduğu ve günümüze hitap etmeyeceği veya fazlasıyla aşılmış olacağı muhakkaktır. Fakat, içlerinde hâlâ bugün bile aşılamayan kitaplar olduğu -Mukaddime örneğinde- rahatlıkla söylenebilir. Bir örnek vermekten kendimi alamayacağım. Mesela, bugün bile Cahiliye Dönemi Edebiyatı hakkındaki eserlerin çok sınırlı olduğunu tahmin ediyorum. (Ki, İslam'ın "doğru anlaşılması ve yorumlanması konusunda hayati önemi haiz olan bir konudur aslında ve hep gözardı edilip yeteri kadar üzerinde durulmaz.) Halbuki, yine yaklaşık olarak bundan bir asır önce Bağdatlı müderriszade Mehmet Fehmi bu konuda A-4 boyu 1000 (bin) sayfalık bir eser ortaya koyabilmektedir. Muhtemelen buna benzer başka sahalar ve konular da sözkonusudur. Dolayısıyla, Diyanet İşleri Başkanlığı, bu kitapları günümüze kazandırma ve Türk insanıyla buluşturma noktasında da ciddi projeler üzerinde çalışmalıdır.

Bu vesileyle Ahmet Naim merhuma Allah'tan rahmet ve mağfiret diliyorum. Rabbim, onu cennetiyle mükafatlandırsın. Âmin!